Menüde Kim Var?
Amerikalı siyasetçilerin dilinde yaygın olup Ortadoğu’daki ilişkileri özetleyen şöyle bir söz vardır: “Bir sofraya davet edilmiyorsanız, menüde siz varsınız.” (Michael Enzi) Bugün, Amerika’nın Ortadoğu’da açtığı sofranın menüsü ve yiyici takımını birlikte tanımaya çalışacağız.
Türkiye’de son yarım asırlık gelişmelere tanıklık etmiş ve İslami hareketlerle bağlantısı olanların bildiği üzere, Amerika’nın kurduğu sofradaki konumunuz, doğru yolda olup olmadığınızın önemli bir skalası olarak görülürdü.
Gelinen noktada ise işler bambaşka bir hâl aldı. Bugün, sözde mücahit, dindar ve muhafazakârların, katiller, ahlaksızlar, çeteler ve mafyalarla birlikte aynı sofrada yer alabilmek için birbirini ezercesine yarışa girdiklerini görüyoruz. Yıllarca sözde din adına savaşan eli kanlı bir katilin, henüz üzerinden bir yıl geçmeden Amerika’nın eski dostlarının önüne geçirilmesini nasıl okumalıyız? Mevcut duruma göre, Suriye’deki Kürt liderler dahi, ancak katil Colani’nin aile kontenjanından bu sofrada bulunabileceklerdir. Doğrudan buyur edilmemektedirler.
Menü, Colani’nin iştahını fazlasıyla kabartmış görünüyor. Sofradan yükselen buharlar yalnızca aklını başından almakla kalmamış, düşünme yetisini tümüyle felce uğratmış görünüyor. Elbette Colani’yi tanıyanlar için menü gizli olmadığı için ne olduğunu ayrıca sormaya gerek yoktur. Zira Colani’yi, İran’dan başka bu derece cezbedecek başka bir seçenek bulunmuyor. Başlangıçta aktardığımız söze göre değerlendirecek olursak; sahadaki gelişmelere bakıldığında da Amerika’nın Ortadoğu’da kurduğu sofraya davet edilmeyenlerin neredeyse yalnızca İran ve onun desteklediği direniş cephesi olduğu açıkça görülüyor. Bu tablo, menüde kimin servis edildiğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Bir zamanlar “İslamcı” ve “mücahit” olarak anılanların bugün kravatlarını takıp takım elbiselerini giyerek bu sofrada yer almaları—ya da yer alabilmek için canhıraş bir çaba içine girmeleri— üzerinde durulması gereken acı bir tablodur.
Colani’deki değişim, Müslüman ülkelerdeki Amerika sevdasını analiz edebilmemiz için önemli bir mikyastır. Amerika için amaç, her zaman yemek ve yemek de herkese yetecek bollukta olduğundan, kimin davet edildiği pek de önemli değildir. Yemeğin bitirilmesi önemli olduğundan dolayı, köpeklere, tilkilere, çakallara veya kurtlara yedirilmesinin bir ehemmiyeti yoktur. Ancak Amerika, Ortadoğu’daki davetlilerin tamamını memnun edecek “İran menüsünü” çoktan ortaya koymuş olup yedirmek istediği davetlilerin vasıflarını belirlemiş durumdadır.
Trump, İran’a karşı cesur, zeki, iş bitiren liderlerle çalışmak istiyor. Geçmişi çok önemli değildir. Hatta geçmişinin kirli olması, değilse kirletilmesi tercih edilir. Böylelikle kendisine daha bağımlı olmasını sağlar. Tıpkı örgüt itirafçılarının eski dava arkadaşlarına geri dönmemesi için suçlara bulaştırılarak kirletilmesi gibi, gerekirse kirletilmelidir.
Mayıs 2025’te Riyad’da görüştüğü Colani için ABD liderinin değerlendirmesi şöyleydi: “O cesur bir adam, bazı şeylere cesaret etmeyenlerle bizim işimiz yok” “Genç, çekici, inatçı ve bir savaşçı, gerçek lider…” Açıklamalar son derece açık. Trump için önemli olan, kişinin İslamcı mı, solcu mu, dindar mı, dinsiz mi, suçlu mu yoksa suçsuz mu olduğundan ziyade, Ortadoğu’daki temel hedefi olan İsrail’in güvenliğini sağlamak ve direniş cephesiyle mücadele edebilecek cesur, savaşçı ve gözü dönmüş cani bir lider olmasıydı. Aradığı bütün nitelikler Colani’de mevcuttu. Üstelik “Suriye’deki hedefleri bizimkiyle uyumludur” şeklinde resmi bir icazet te almış biriydi. Ayrıca Hamas ve diğer direnişçi Filistinli grupların Suriye’deki faaliyetlerini yasaklamaktan çekinmeyecek kadar amacının doğruluğuna inanıyordu. Böyle değerli bir elemanı (!) neden göz ardı etsin ki?
Trump’ın “bazı şeylere cesaret etmeyenler” ifadesiyle üstü kapalı biçimde Suriye’deki Kürt liderleri kast ettiği anlaşılıyordu. Kürtlere mesaj gayet açıktı: “Önce Amerika’nın âli menfaatleri gelir. Amerika’ya hizmet ettiğiniz oranda değeriniz olur ve o oranda kıymetiniz artar. Yoksa sizin haklarınızın benim için bir önemi yoktur.”
Trump’ın sofrasının diğer önemli bir davetlisi Türkiye’dir. İktidar ve yandaşlarının Amerika aşkını anlatabilmek çok zordur. Çünkü sözde Amerika’nın baş düşmanı, gerçekte ise ondan bir aferin almak için can atan bir iktidarla karşı karşıyayız. Bilindiği üzere Türkiye’deki İslamcı geçinen bir kısım grupların nezdinde CHP, İslam düşmanı bir parti olarak hedef tahtasına konulmuştur. Neredeyse bu partiye oy vermek küfür alameti sayılmaktadır. Bugün geldiğimiz noktada nasıl bir tablo var? Amerika, sözde dinin bir numaralı temsilcisi iktidar ile o kadar yakınlaşmış ki, Beyaz Saray bu yakınlığın bozulmaması için CHP’ye yapılan operasyona dair bir tek açıklama yapmıyor. Neden mi? Çünkü Amerika için sizin laik olmanızın, şeriatçı olmanızın, sakalınızın, cübbenizin, dininizin, fikrinizin bir önemi yok ki! Sadece ortak düşmanınızdan bahsedin! Yeter ki düşmanınız aynı olsun! Yeter ki aynı safta savaşın! İran’a karşı ne yapabileceğinizi, bu konuda ona katkınızı bildirin!..
Ayrıca bu nasıl bir kendini beğenmişlik ve büyüklenmedir? Ekranların karşısına geçip insanların imanını ölçen Cübbeli beyler, Amerika için canlarını feda ettiklerinde dahi hain olmuyorlar, oysa Amerika’yla en ufak bir bağı olmayanlar bir anda hain ilan ediliyor veya Amerika’nın yazdığı senaryonun kuklası hâline getiriliyor. Peki bunun; “Yahudilerin ümmilere karşı bize bir sorumluluk yoktur” “Cehennem bize birkaç gün dışında dokunmaz” demelerinden ne farkı var?
Yaklaşık yarım asırlık İran İslam inkılabının Amerika ve İsrail konusundaki sabit ve net duruşuna bakarak utanma zamanı gelmedi mi? Kaldı ki İran’ın net tavrını anlamak için bilge olmaya da gerek yok. Herhangi bir gazeteciye; “Bugüne kadar Türkiye’nin dış politikaları hakkındaki öngörülerinizde yanıldınız mı?” şeklinde bir soru sorarsanız, -yüksek bir ihtimalle- çekinmeden, çokça yanıldığını söyleyecektir. Ancak İran’ı az çok tanıyan bir gazeteciye, “İran’ın dış politikaları hakkındaki öngörülerinizde hiç yanıldınız mı?” derseniz. Alacağınız cevap, “kesinlikle yanılmadım” şeklinde olacaktır. Çünkü, İran gerek fiiliyatta gerekse söylemde bugüne kadar çelişki olarak değerlendirilecek bir politika izlemedi ve izlemeyecek.
Sözde gerçek İslam’ın temsilcisi ve mücahit geçinenlerin geldiği duruma bakar mısınız? Adeta Amerika’nın iltifatlarına mazhar olmak için birbirlerini ezecek duruma geldiler. Ama nedense hep başkaları ya Amerikancı oluyor ya da Amerika’nın kurduğu tiyatroyu oynuyorlar, onlar ise Amerika’nın korkulu rüyası oluyorlar.
Aksa Tufanı’ndan sonra Gazze için etkinlikler düzenleyip -imkânları olduğu halde- direniş ekseninden kimseyi davet etmeyenlerin niyetlerinde de İran’ı bitirmekten başka bir şey yoktu. Niyetlerdeki samimiyetsizlik yapılan onca protesto, miting ve diğer eylemlerde bereketsizlik olarak karşımıza çıktı.
Ortadoğu’da son dönemde yaşanan akla hayale gelmeyen radikal değişimlerin temel sebebi, açıkça İran’a darbe vurmaktır. Resmin tamamına bakıldığında ortaya çıkan sonuç şudur: Hedef İran olduktan sonra, Amerika için “olmaz” diye bir şey yoktur. Katillerin ayağına kırmızı halı serilebilir, suçlular serbest bırakılabilir, terörün başı meclise, hatta devletin başına getirilebilir… Gelişmelerden anladığım kadarıyla Amerika, Irak’ta İran’ı sofraya yatırmış ve burada lütufta bulunduklarını ağır bir vefa testinden geçirecek, sadakatlerini test edecektir. Öte yandan Amerika’ya “Şeytan” diyenler için de gerçek sınav dönemi başlayacaktır. Slogan devri bitti, artık fiiliyatta gösterme zamanı. Kim gerçekten Amerikancı, kim değil, artık gizli kalamaz. (Veysel Çelik - Hürseda)












