Hedef İran’mı Irak mı?
Askerlik görevimi 20 yıl önce Suriye sınırında, kaçakçıların yoğun olduğu bir bölgede yaptım. Bir defasında tabur komutanımız eğitim sırasında, hepimize tek tek şu soruyu sordu: “Sen kaçakçı olsaydın en çok neye dikkat ederdin?” Bizden cevap aldıktan sonra kendisi de bir kaçakçının mantığıyla en çok neye dikkat edeceğini anlattı. Konumuz, o gün kimin ne dediği olmadığından, cevapları zikretmeye gerek yoktur. Konuşmanın bizi ilgilendiren kısmı; “Sen kaçakçı olsaydın en çok neye dikkat ederdin?” kısmıdır. Şimdi benzer şekilde bir an için kendimizi Trump’ın yerine koyalım ve şöyle soralım: “Trump’ın yerinde ben olsaydım İran’a karşı neler yapardım?
İran’ın füze kapasitesi ve savaş tecrübesini bile bile Amerika’dan bir savaş gemisini veya filoyu, boynunu kasabına uzatan koyun misali getirip tam hedefe yerleştirmeyi anlamak zordur. Üstelik sonuçları itibariyle de oldukça risklidir. İran’ın 12 günlük savaşta İsrail’e verdiği zararın benzerini veya daha azını Amerika ordusuna vermesi Trump’ın sonuna sebep olabilir?
Aklımıza şöyle senaryolar geliyor. Trump, savaş gemilerinin güvenliğini sağlayacak ve İran’ın henüz bilmediği bir savunma teknolojisine güveniyor olabilir. Ya da İran’ın içindeki ajanlarına güveniyor olabilir. İçerde füzelerin ateşlemesine engel olabilecek bir tekniğine de güvenebilir… bunlar her ne kadar çok uzak görünse de, İran’la savaşmak için hareket ettiğini kabul ettiğimizde düşünülebilecek senaryolardır.
Başka bir açıdan ise Trump’ın amacı, doğrudan İran’la savaşmak olmayabilir. Etrafını kuşatarak korku oluşturmak ve ardından bir antlaşmaya razı etmek. Hatta bu antlaşmada İran’ın istediği ambargoların kaldırılması gibi önemli sayılabilecek şartı dahi kabul etmek, Amerika lehine, sadece kamuoyuna ben de kazançlıyım, diyebileceği bir iki madde koymakla yetinebilir. İran zaten antlaşmalarına sadık bir ülke olduğu için, böylece İran’ı kenarda tuttuktan sonra Irak’a veya Lübnan’a… bir ayar vermeye odaklanabilir. Venezuela’da uyguladığını İran’da uygulaması çok riskli ve başarı ihtimali neredeyse imkânsız iken, aynı şeyleri Irak ve başka ülkeler için söyleyemeyiz. Mesela çok karşı çıkarsa Nuri el-Maliki tam da Maduro’ya uygun bir profil olabilir!
Üstelik Irak içinde kargaşa çıkarmak daha risksiz ve verimli olabilir. Mesela şimdiye kadar İran’daki isyancıların başında bir Ayetullah göremedik. İsyancıların profilleri de toplumun değerleriyle örtüşmeyecek tiplerden oluşuyordu. Ancak Irak’ta işler değişebilir. Başında ayetullahların olduğu bir fitneyle karşılaşabiliriz.
Trump, başkanlığı döneminde; bugün söylediğini yarın yalanlamak, sağ gösterip sol vurmak, Doğuyu gösterip Batıda başka planların peşinde koşmak şeklinde… yanıltmaya dönük bir politika izledi. Kamuoyunu yanılttığı için herhangi bir rahatsızlık duymadı.
Amerika’nın -Irak’ın tamamı üzerinden olmasa da- İran’a ikinci bir Suriye şoku yaşatmasının, içerden ve dışardan nasıl bir duruma sokacağını sanırım anlatmaya gerek yoktur. O zaman, İran’a ablukanın kalkmasının anlamı kalmayacağı malumdur.
Önceki yazımda da belirtmiştim. Suriye’deki gelişmeleri alım satım üzerinden okumak doğru değildir. Uluslararası hukuk zaten alım satım üzerine kuruludur. Devletler yardım kuruluşu gibi çalışmazlar, menfaat üzerine ilişki kurarlar. Bir satıştan bahsedeceksek en çok Filistin’in Müslüman ülkeler tarafından satılışından bahsetmemiz gerekir. SDG’ye yönelik saldırıların sebebi, Amerika’nın yıllarca yaptığı yatırımların hayır kurumu mantığıyla dağıtılmadığı, şimdi karşılığının verilme zamanının gelmesidir. Meselenin özü; Amerika Kürtlerden Irak’taki Haşdi Şabi ile savaşmasını istediğinde, onların karşı çıkma, itiraz haklarının olmadığı gösterildi.
Amerika eğer Irak’ta Şii Sünni bloku üzerinden bir fitneyi ateşleyecekse, Kürtlere yine ihtiyaç duyacaktır. Kısacası her hâlükârda Amerika Kürtlerden vazgeçmemek için elinden geleni yapacaktır. Kürtlerin izzetli duruş sergileyip böyle bir fitneye alet olmamaları en doğru seçenek olacaktır.
Ketaib Hizbullah’ın HTŞ’nin dağınık, Irak sınırını zorlayacak bir güce sahip olmadıkları yönündeki açıklamalarını psikolojik savaşın bir çeşidi olarak okumak istiyorum. Aksi takdirde savunma stratejilerini bu anlayış üzerine kurmuşlarsa vay hallerine. Evet bana göre de arkalarındaki emperyal güçler olmasa onlae Irak’ın yolunu da bulamazlar. Ancak arkalarında milyarlarca doları çekinmeden harcayacak ve en son teknolojik silah yardımı yapacak güçleri hesaba kattığımızda, hazırlıkların daha titizlikle yürütülmesi gerekir.
Haşdi Şabi tarafından bakmak gerekirse Irak’taki gelişmeleri yakından takip etmekle uğraşırdım. Ülkeye giriş çıkışlarda hareketlilik olup olmadığına odaklanırdım. Irak’tan çıkanlar dışarıda kimlerle görüşüyorlar? Dışarıdan gelenler kimlerle görüşüyor? Irak’ta sürüme konulan yeni kavramlar veya deyimler var mı? Siyasi gruplar ağız değiştiriyorlar mı?.. gibi farklı diyebileceğim gelişmeleri mercek altına alırdım.
İran’ın yerinde olsam, başkalarının kurallarını belirlediği bir oyuna sonradan dahil olmak yerine, başkalarının benim oyunumu oynamasını sağlardım. Elimdeki kartların geçerliliği bitmeden onları kullanmakta tereddüt etmezdim. “İlk saldıran biz olmayacağız” gibi romantik yaklaşımlarla kamuoyunda kanunlara bağlı olduğumu göstermek yerine, meşruiyetimi kendim oluştururdum.
İlle de antlaşma yapacaksam da etrafımda gelişecek ve beni yakından ilgilendirecek hamlelere müdahil olmamda elimi kolumu bağlayacak bir antlaşmaya imza atmazdım. Özellikle de Irak konusunda, Lübnan konusunda çok dikkatli olurdum. Sadece İran’da değil elimin ulaşabildiği her yerde “Maduro” profiline uygun şahsiyetlerin emniyeti için elimden geleni yapardım…
(Veysel Çelik - Hürseda Haber)












