Mezmum Taklit
Kur’ân-ı Kerîm’de atalara uymak kimi zaman zemmedilmiş, kimi zaman ise övülmüştür. İsrailoğulları’nın avam tabakası, din âlimlerine körü körüne uydukları ve akıllarını kullanmadıkları için kınanmış, buna karşılık insanın bilmediği hususlarda bilenlere başvurması teşvik edilmiştir. Bu durumda taklidin mutlak olarak reddedilmediği, ölçüsüne riayet edildiğinde makbul karşılandığı ortaya koyar.
Taklid sözlükte “bir şeyi insan veya hayvanın boynuna asmak ya da takmak” anlamında kullanılmaktadır.[1] Fıkıhtaki kullanımı da boyna takmak anlamıyla yakından alakalıdır. Dinin inanç esasları dışındaki fürûat konularında sorumluluğu bir âlimin boynuna asarak onun talimatlarına göre amel etmeyi ifade eder.
İnsanlar amelî konularda üç sınıftırlar. Hükümleri delillerinden çıkarabilecek derecede ictihad ehli olanlar, ihtilaftan kurtulmak için ihtiyat yolunu tutanlar ve mukallidler. İhtiyat ehli olanlar şu şekilde hareket ederler: Bazı müctehidler bir amelin haram olduğunu, bazıları ise haram olmadığını söylüyorsa o ameli yapmazlar. Yine bazı müctehidler bir amelin vacip olduğunu, bazıları da müstehap olduğunu söylüyorsa, ihtiyat gereği o ameli yerine getirirler.
Tarih boyunca ictihad ehli ve ihtiyat ehli daima azınlıkta kalmış, insanların büyük çoğunluğu ise mukallid seviyesinde kalmıştır. Kur’ân’ı Kerim İsrailoğulları’nın ümmî kesimini, âlimlerini taklit ettikleri için kınamıştır. Bu kınamayı dile getirmesi, yalnızca geçmişe yönelik bir tenkit değil, Ahir Zaman Peygamberi’nin (s.a.a) ümmetinin de aynı hataya düşmemesi için yapılan ilahî bir ikazdır.
İsrailoğullarının avam tabakası, sırf mukallid oldukları için kınanmadılar. Yanlış kişilerin dinin asıllarına aykırı talimatlarına uydukları için kınandılar. Taklid konusunda üzerinde durulması gereken sorulardan birisi; bir âlimin ilim seviyesini, doğru mu yanlış mı fetva verdiğini ölçüp tartacak seviyede olmayan ümmî birisi neden sorumlu tutulabilir?
Öncelikle fıkıhta taklidin alanının daraltıldığını belirtmekte fayda vardır. Dinin her alanında taklit caiz değildir. “Zaruriyatı diniye” olarak ifade edilen inanç esasları ve her Müslümanın bilmesi gereken ameli hükümlerde taklit caiz değildir. Namazın, orucun… farziyeti gibi konularda ümmi de olsa başkasını taklit edemediği gibi, inanç esaslarında da başkasını taklit edemez.
Müslüman halkın müçtehitleri taklit etmelerini, müşriklerin atalarını taklit etmesine benzeterek tekfir yoluna sapanlar, kendi görüşlerini destekleyen ayetleri görürken, bu çerçeveye uymayan diğer ayetleri görmezlikten gelmektedirler.
Körü körüne atalarını taklit edenleri kınayan ayetlere şunlar örnek verilebilir:
“Onlara, Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman: “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış İdiyseler?”[2]
“Senden önce de hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın ileri gelen zenginleri: “Babalarımızı bir inanç üzere bulduk, biz de onların izlerine uyarız” derlerdi.”[3]
“Onlara, “Allah'ın indirdiğine ve Rasule (itaate) gelin” denildiği vakit, “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter” derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?”[4]
“Yüzleri ateşin içinde çevrildiği gün: Eyvah biz keşke Allah'a itaat etseydik, Resule itaat etseydik, derler. Ve derler ki: Rabb’imiz, biz önderlerimize ve büyüklerimize uyduk da bizi yoldan saptırdılar.”[5]
Bazen de Kur’ân, doğru yolda olan atalara uymayı övmekte ve bunu bir fazilet olarak sunmaktadır. Nitekim Yusuf’un (a.s) şöyle dediğini aktarmaktadır; “Atalarım İbrahim, İshak ve Ya‘kub’un dinine uydum.” Hak üzere olan selefe ittiba övülmüştür.[6]
Bu ayetler göstermektedir ki Kur’ân, atalara uymayı toptan reddetmez, bunun yerine hangi ataya uyulması gerektiği konusunda doğru tercih yapmayı öğretir. Ölçü, ataların hak üzere olmaları ve ilahî rehberliğe uygun bir yol izlemeleridir.
Din Âlimlerini Taklid
Din âlimlerine uymayı “rab edinme” olarak en sert biçimde eleştiren ayet mealen şöyledir: “Allah’ı bırakıp da din âlimlerini, rahiplerini rabler edindiler, bir de Meryem oğlu Mesih’i. Oysa tek bir İlah’a kul olmakla emrolunmuşlardı. Ondan başka ilah yoktur. O yüceler yücesidir, onların yakıştırdıkları eş ve ortaklardan bütünüyle uzaktır.”[7] Yahudi ve Hristiyanların din âlimlerini “rab edinme”leri onların haram kıldıklarını haram, helal kıldıklarını helal saymaları olarak tefsir edilmiştir.[8]
Mukallidler neden sorumludur?
Mukallid birinin neden sorumluluktan kurtulamadığını anlamamızda yol gösterecek ayet, Bakara Suresinde İsrailoğullarının sapkınlık ve azgınlıklarının anlatıldığı bir bağlamda geçmektedir:
“İçlerinde birtakım ümmîler vardır ki kitabı bilmezler, bütün bildikleri kuruntulardan ibarettir. Onlar sadece zan ve tahminde bulunurlar. Elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için, “Bu Allah’ın katındandır” diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıkları yüzünden vay haline onların! Ve yapıp ettikleri yüzünden vay haline onların!”[9]
Surede, Yahudilerin tuğyanları ve inatları temelde iki sebebe dayandırılmıştır. Dinsiz âlimlerin dini tahrifleri ve bilgisiz halkın onların uydurmalarına müşteri olmasıydı. Âlimlerin, dini dünya metaı karşılığında satmaktan başka bir gayeleri yoktu. Özetle suçları tahrif, muharrefi Allah’a isnad etme ve karşılığında rüşvet almalarıydı. Ümmiler[10] ise din önderlerini taklid eder, mevzu hadislere ve muharref Tevrat’a uyarlardı, itikatları zanna dayanırdı. Güya; Allah onları affedecek, peygamberlerin çocukları oldukları için kendilerine şefaat edecek vs.
Yahudiler, kitabı okuyup yazan ve onu tahrif edenlerle, okuma-yazma bilmeyen ve tahrifçilerin uydurdukları yalanlardan başka kitapla ilgili herhangi bir bilgiye sahip olmayan iki gruptan oluşuyordu.[11] Kör taklitçiler ve dünya metaı karşılığında Allah’ın ayetlerini tahrif edenler! Kısacası ya dinsiz âlimler ya da cahil mukallitlerden oluşan bir toplum!
Âlimlerin suçunun büyüklüğüne şu ayet dikkat çekmektedir: “Bilgisizce insanları saptırmak için Allah hakkında yalan uydurandan daha zalimi kimdir! Allah o zalimler topluluğunu asla doğru yola iletmez.”[12]
Mukallitlerin neden suçlu olduklarını ise İmam Askeri (a.s), İmam Sadık’a (a.s) dayandırarak açıklık getirmektedir.
Birisi İmam Sadık’a (a.s) sordu: “Yahudilerin kitabı bilmeyen avamı bizim avamımız gibi değil mi? Onlar âlimlerini taklit ediyorlar biz de âlimlerimizi dinliyoruz. Onların âlimlerinden geleni kabul etmeleri caiz değilse bizim neden caizdir?” Soru son derece açık, Müslümanları da doğrudan ilgilendirmektedir.
Özetle şöyle cevaplamıştır: Bizimle Yahudilerin avamları arasında bir yönüyle eşitlik bir yönüyle de farklılık vardır. Eşitlik yönü, Allah onların avamını taklitten dolayı zemmettiği gibi bizim avamı da zemmetmiştir. Ancak ayrıldıkları yön farklıdır. Yahudilerin avamı âlimlerini; açık yalanla, haram yemekle, rüşvetle, ahkamı değiştirmekle, aşırı taassupla tanıyorlardı. Buna rağmen, bildikleri ve tanıdıkları halde bu insanları taklit etmeye devam ediyorlardı. Bu yüzden onları zemmetmiştir.
Aynı durum bizim ümmetin avamı için de geçerlidir. Fukahanın açıkça fıskını, dünya metaı karşılığında dini sattıklarını, şiddetli taassuplarını gördükleri halde onların talimatlarına göre hareket edenler, Yahudilerin avamı gibi zemme layıktır. Ama nefsini koruyan, hevasına uymayan, dinine bağlı, Allah’ın emirlerine uyan âlimlere uyanlar kınanmazlar.[13]
İman güvenmektir. Mukallid birisi sorumluluk yükünü kimin boynuna yüklediğine, dini konularda kendini kime emanet ettiğine dikkat etmelidir. Ümmî birisi peşinde gittiği âlimin yaşamına, söyledikleriyle yaptıklarının uyumuna, kimlerle ilişkide olduğuna, geçimini nasıl temin ettiğine, yediğine ve içtiğine göre tercih yapmasından sorumludur. Aksi takdirde bir âlimin ilmini tartacak, görüşler arasında tercih yapacak seviyede olsa o zaman ona mukallid denilmez. Mukallid birisi âlimin ilmini değerlendiremez. Aksine, meseleleri yüzeysel ele alan, hitabeti düzgün, coşkulu âlimleri daha çok tercih eder. (Veysel Çelik - Hürseda)
[1] Eyyüp Said Kaya, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 2010, C. 39, S. 461.
[2] Bakara, 2/170.
[3] Zuhruf, 43/23.
[4] Maide, 5/104.
[5] Ahzab, 33/ 66-67.
[6] Yusuf, 12/38.
[7] Tevbe, 9/31.
[8] Bkz. İlgili ayetin tefsiri Taberi, el-Camiu’l Beyân.
[9] Bakara, 2/78-79.
[10] Ümmi; "Anne" anlamındaki "ümm"e mensupluğu ifade eder. Çocuk anasının verdiği eğitimle yetinmek durumunda kalmıştır. Bu yüzden ümmi; okula gitmemiş ve ilim öğrenmemiş kişiye denilmiştir.
[11] Tabâtabâî, el-Mizan, 1/324.
[12] Enam, 6/144.
[13] Cevâd Âmulî, Tesnim fî Tefsiri’l-Kur’ân, Daru’l-İsrâ, Beyrut, C. 5, S. 352.












