Kürtler Aleyhine Bir Çarpıtma Örneği: Enfâl Suresi
Suriye’deki Selefî gruplar ile Türkiye’deki belirli İslamcı çevreler, Kürt siyasi hareketlerini ve silahlı örgütlerini din karşıtı oldukları ya da dinî değerleri tahrif ettikleri gerekçesiyle sıkça ağır eleştirilere tabi tutarlar. Her şey normal akışında yürüyormuş da Kürtler bozuyormuş gibi bir algı oluşturuluyor. Son günlerde ABD’nin SDG’ye desteğini azaltmasını da köpürttükçe köpürtüyorlar. Sanki Ortadoğu’da ABD sadece Kürtleri kullanıyormuş gibi fırsat bu fırsat, vurun abalıya!
Nitekim HTŞ güçlerinin, 6 Ocak’tan itibaren Kürt bölgelerine başlattığı saldırılarda, babaları yaşındaki insanlara ayakkabılarının dibini yalattığı, “domuzlar” şeklinde hakaretler ettiği, camilerde Enfâl Suresi’nin okunması teşvik edilerek çatışmanın Bedir Savaşı metaforu üzerinden dinî bir çerçeveye oturtulmaya çalışıldığı görülmektedir. Bu bağlamda Kürt güçleri Ebû Cehil’in ordusuyla özdeşleştirilirken, HTŞ de kendisini Bedir Ashabı’yla özdeşleştirmiş olmaktadır.
Türkiye’de ise Kürt hareketlerinin Amerika Birleşik Devletleri ile kurduğu ilişkiler dinî ve ahlakî gerekçelerle; “Amerika’dan dost olmaz”, “Amerika satar”, “Amerika’nın ipiyle kuyuya inilmez” gibi başlıklar altında kimi zaman sert, kimi zaman da alaycı bir üslupla manşetlere taşınmaktadır.
Kürtlere İsrail ve Amerika ile ilişkileri üzerinden saldırılması ve din düşmanı olarak gösterilmesi konusunu ele almaktaki amacım, Kürt siyasi hareketlerini savunmak veya aklamak değildir. Asıl amacım onların yaptığı hatalarla kıyaslanmayacak derecede büyük yanlışlar yapan cemaat, sivil kuruluşlar veya siyasi oluşumların bir kere de olsa aynaya bakmalarına vesile olabilmek, öz eleştiri yapmalarına katkıda bulunmaktır. Bu çerçevede, bugünkü yazımda üç hususa değinmeye çalışacağım.
Amerika’nın Kürtleri “sattığı” iddiası
Amerika’nın DSG’yi sattığı yönündeki iddiaların ele alınış biçimi ve atılan başlıklar bana göre son derece manipülatiftir. Öncelikle, Amerika’nın DSG’yi “sattığı” söylenemez. Suriye’deki gelişmeler, “birileri terfi ettirilirken diğerlerinin rütbelerinin düşürülmesi” şeklinde ortaya konulmalıdır.
Sözde “mücahit” Ahmet eş-Şara, henüz bir yıl gibi kısa bir sürede Amerika’nın kendisinden talep ettiği ödevleri eksiksiz yerine getirerek dikkat çekici bir performans sergilemiş, karşılığında da eşi benzeri görülmemiş bir hızla adeta mareşalliğe terfi ettirilmiştir. Mazlum Abdi ise, Amerika’nın taleplerini yerine getirmekte gecikmiş, Ahmet eş-Şara ile yarışamadığı ve beklentileri karşılayacağına kanaat getirilmediği için generallikten albaylığa veya daha düşük bir rütbeye düşürülmüştür. İleriki zamanlarda yeni rütbesini daha net göreceğiz. İşin özü, Ahmet eş-Şara hızla terfi ederken, Mazlum Abdi’nin rütbeleri aşağı çekilmiştir. Henüz bir satıştan bahsetmek için çok erken!
Bu durumda asıl sorulması gereken soru şudur: Mazlum Abdi, Amerika’nın hangi taleplerini karşılayamadı? Ahmet eş-Şara hangi vaatleri verdi ya da hangi adımları attı ki bu kadar kısa sürede iki kez Amerika’da kırmızı halılarla karşılandı ve geniş yetkilerle donatılarak sahadaki ABD’nin eratı onun emrine amade kılındı?
Kürtlerin “satıldığını” sevinçle anlatanlar ve nasihatlerde bulunanlar, neden aynı şeyleri Suriye yönetimi ve onu destekleyen ülkeler için dillendirmemektedirler? Mesele gerçekten “Amerika’nın ipiyle kuyuya inilmesi” ise, Suriye’nin yeni yönetiminin boynundaki ipleri koparmak daha elzem değil mi? Ya ülkemizin boynuna geçirilmiş ipler?
Öte yandan “İsrail dostu” olmakla suçlanan Kürtler, meşruiyet sağlamama endişesi ve tabanlarını ikna edememe korkusundan dolayı bugüne kadar İsrail’le gözle görülür, açık ve resmî bir ittifak kuramamıştır. Buna karşın, “gerçek dinin temsilcisi” olarak sunulan Ahmet eş-Şara, çok kısa bir sürede İsrail’in istediği antlaşmaları çekinmeden açıkça imzalamıştır. Üstelik Suriye’nin topraklarını fiilen peşkeş çekmiş birisi olmasına rağmen bir türlü “satılmış” ya da “kandırılmışlar” sayılmamıştır.
Kamuoyu Suriye ve Kürtlere yönlendirilirken, Irak’taki gelişmeler ve oradan yükselen itirazlara kulak tıkandığının farkına varmalıyız. Takip edebildiğim kadarıyla ABD kağıt üzerinde Ahmet eş-Şara’yı kullanıma en elverişli aktör olarak gördü ve şimdi Irak sahasında pratikte de test etmek istiyor. Bunun için, Irak’a doğru manevra yapabilecek kadar bir alan açılması gerekiyordu. Haliyle, SDG’nin alanını biraz daraltmak gerekiyordu. Yeterli alan açıldıktan sonra Amerika devreye girecek ve tarafları uzlaştıracaktır.
Irak’a DAEŞ tutuklularının taşınması, Irak’lı ulemanın gündemleri, siyasilerinin açıklaması ve Ketaib el-Hizbullah’tan gelen açıklamalara dayanarak Suriye yönetiminin DAEŞ ile birlikte Irak’ta Haşdi Şabi’ye yönelik bir savaşa hazırlandığını söyleyebiliriz. Gerçekten ABD’nin ipiyle kuyuya inenleri orada çok net göreceğiz.
Kürt grupların dinî değerler üzerinden hedef alınması
Kürt grupların, seküler ya da dinî değerlere düşman oldukları gerekçesiyle hedef alınması doğru bir yaklaşım değildir. Seküler denilen yöneticilerin aileleri ve onları izleyen halk; helal-haram konusundaki hassasiyetleri, ibadete bağlılıkları, dürüstlükleri, merhametleri, misafirperverlikleri ve yardımseverlikleri, sözünü ettiğimiz yazar-çizerlerden çoğu zaman daha ileri düzeydedir.
Öyleyse sorulması gereken soru şudur: Seküler yöneticiler kürt dindârlarını peşinden sürükleyebiliyor da siz neden bunları yanınıza çekemiyorsunuz? Hurafelerden uzak, sünnete uygun dinî kendilerinin temsil ettiğini iddia eden Ahmet eş-Şara, Alevileri kazanamıyor, Dürzileri kazanamıyor, Hristiyanları kazanamıyor, laikleri kazanamıyor, Sünni Arapların önemli bir kesimini kazanamıyor, bari Sünni Kürtleri kazansın. Ey Türkiye’deki dinin “gerçek temsilcisi” olduğunu iddia edenler! Dindâr Kürtleri neden yanınıza çekemiyorsunuz? Önce bunu başarın. Sonra da Kürtler için dinî bir reçeteniz olduğunu savunun!
Dinî değerlerle savaşma büyük bir suçtur. Ancak herkes için olmalı, sadece Kürtler için suç sayılmamalıdır. Tuhaf olan, din-değer endişesiyle Kürt oluşumlarına karşı çıkanlar, neredeyse çeyrek asırdır iktidarda olan ve değerler konusunda dibe vurmuş bir iktidara toz kondurmamaktadırlar. Bugün okullarda ve camilerde Osmanlıcılık ve Türkçülükle mezcedilmiş bir din anlatılıyor. Gerçek din mi anlatılmıyor.
Ayrıca Kürtlere yapılan müdahalelere neden ısrarla din kisvesi giydiriliyor? Dillerden düşürülmeyen tek millet, tek devlet, tek bayrak… kavramlarının dinî bir temeli var mıdır? Dindeki vatan ile dillerdeki vatan aynı mıdır?
Kürt sorununu dindâr-dinsiz, satılmış-satılmamış, dost-hain, insan-domuz… ayrımları üzerinden ortaya koymak doğru değildir. Zira sorunun kaynağı kültürel, siyasî ve ulusal hesaplardır. Siyasî tercihler dinin kendisi olarak sunulamaz, bir halkın insan olarak talepleri pazarlık konusu yapılamaz. Kürtler bizim inandığımız gibi inanmak zorunda olmadıkları gibi bizimle kardeş olmak zorunda da değildirler. Ancak kardeş olmasalar bile devletin görevi vatandaşının hakkını korumaktır. Temel haklar minnet ve lütuf olarak sunulmamalı, sorumluluk bilinciyle yerine getirilmelidir. Kürtlere “domuz” muamelesi yapanların unuttukları bir gerçek vardır: Domuz etinin haram olması ona istediğimiz muameleyi yapmamızı meşrulaştırmaz. Bir canlı olarak onun da hakları olduğunu bilmeliler.
Enfâl Suresi’nin bağlamından koparılarak kullanımı
Maalesef Enfâl Suresi, Suriye Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından HTŞ’nin DSG’ye karşı başlattığı ve İslamî değerlerle alakası olmayan bir operasyonda, bağlamından koparılarak surenin amacına aykırı bir amaç için kullanıldı. Ganimet, esir alma ve cariye edinme gibi konuları takıntı hâline getiren bu yapının basiretleri öylesine körelmişti ki, surenin Bedir ashabına uyarı ve nasihat içerdiğini göremediler. Surenin ismine aldanmış olacaklar ki, okudukları ayetlerin kendi aleyhlerine olduğunu da fark edemediler.
Enfâl Suresi’nde, fetih sevinci yerine Bedir zaferinden sonra ganimet gibi basit işlerin peşine düşenlere, bunca nimetin karşılığının böyle olmaması gerektiği hatırlatılmıştır. Aynı zamanda HTŞ’nin Kürtlere karşı Enfâl Suresi’ni okuması bağlam açısından da uygun değildir. Ne onlar Bedir Ashabıydı ne de karşılarındakiler Ebu Cehil’in ordusuydu. Surenin 35. ayetinde müşriklerin Kâbe etrafındaki ibadetlerinin “ıslık çalma” ve “el çırpmadan” ibaret olduğu belirtiliyor. Oysa Kürtler de diğer Müslümanlar gibi Kâbe’yi tavaf ediyorlar ve aynı şekilde ihram giyip aynı namazı kılıyorlar. Bir an için onların dediği gibi olduğunu varsaysak bile, surenin öncelikli hedefi Bedir Ashabına yönelikti, dolayısıyla içindeki ağır uyarılar en çok HTŞ’lileri ilgilendirmeliydi.
Enfâl Suresinin ilk ayetindeki anlamı şuna benzetebiliriz: Çocuklarınıza hediye ve çikolatalar alıyorsunuz. Herkes payına razı olmak yerine kısa sürede “senin çok, benim az” ya da “seninki güzel, benimki değil” diye tartışmaya başlıyor. Siz de bu davranışlarına kızarak verdiklerinizi geri alıyorsunuz. Surenin birinci ayeti, Allah ve resulünün rızası, Allah’ın zikriyle meşgul olmak yerine ganimetlerle uğraşmayı çocuksu bir davranış olarak nitelemiştir. “Size yakışıyor mu öyle basit işlerle uğraşmak, seviyesiz tartışmalara girmek” şeklinde bir kınama yapmıştır. HTŞ güçleri kendilerini Bedir Ashabına benzetiyorsa, Müslüman Kürtlere neden Allah’ı sevdiremedikleriyle uğraşmaları gerekir. Kürt topraklarının hakimiyetine odaklanacaklarına gönüllerine hâkim olmaya çalışmalıdırlar.
Bedir’de Müslümanlar hem sayı hem de silah açısından Kureyş ordusuyla kıyaslanamayacak kadar gerideydiler. Ancak buna rağmen, Allah’ın yardımıyla donanımlı ve tam teşekküllü Kureyş ordusunu yendiler. Eğer HTŞ Golan Tepelerini almak için İsrail’e ağır bir darbe indirmiş olsaydı, Enfâl Suresi’ni örnek gösterebilirlerdi. O zaman kendilerinden kat kat donanımlı bir orduyu mağlup ettikleri için sevinebilirlerdi. Allah’ın yardımı olmadan bir hiç olduklarını, zaferin bir lütuf olduğunu savunabilirlerdi. Oysa Kürtler karşısında sayı ve teçhizat açısından imkânları, Müslümanların durumuna değil, Kureyş’inkine daha fazla uyuyordu.
Sure isimleriyle içerikleri arasında bağlantı vardır: “Enfâl”, nafile ile aynı kökten gelir ve sözlükte “fazlalık” anlamındadır. Farzlardan fazla olarak yapıldığı için yani, asıl göreve ek olarak yapıldığından dolayı nafile namaz denilmiştir. Böylece “Enfâl” ismi, cihadın asıl gayesinin “i’layı kelimetullah” olduğunu, ganimetlerin asıl gaye yapılmaması gerektiğini hatırlatır.
Enfâl suresinin başından 40. ayete kadar olan bölümü, Bedir zaferini kazanmış ve ganimetleri tartışma konusu yapmış Müslümanlara nasihat ve azarlamadır. Surenin bu bölümünden “kazanma” anlamındaki “ğanime” fiili kullanılmamış, bunun yerine “fazlalık ve lütuf” anlamındaki “enfâl” ismi kullanılmıştır. Çünkü amaç ganimet paylaşımının hükmünü bildirmek değildir. Asıl amaç böyle bir nimet karşısında Müslümanlardan beklenmeyen bir karşılığın gelmesine itiraz etmektir. 41. Ayette ganimetlerin paylaşımı hüküm olarak açıklanınca “ganimet” kelimesi kullanılmıştır.
Suriye Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınladığı yazıda geçen Enfâl Suresi 9. ayet, Bedir Savaşı sonrası Müslümanlar arasındaki ganimet tartışmalarına dikkat çeker ve şöyle bir ders verir: “Siz zaferi kendi gücünüzle değil, Allah’ın yardımıyla kazandınız. Kendi imkânlarınızla hazırlıklı Kureyş ordusuna karşı koyamazdınız. Şimdi kalkıp ganimet tartışmasına girmek size yakışıyor mu?”
Surede bir fetih havasından ziyade, Allah’ı unutup basit gayelerin peşine takılmaya ve güç zehirlenmesi tehlikesine karşı sert uyarılar vardır. Savaş bittikten sonra Müslümanlar arasındaki ganimet tartışmaları, surenin ilk ayetiyle tamamen Resulullah’a (sav) bırakılarak sona erdirilmiş, surenin ilk kırk ayetinde gerçek Müminlere yakışmayan davranışlar düzeltildikten sonra ganimetlerin hükmüne geçilmiştir. Özetle Enfâl suresinde nasihat, uyarı ve eleştiri hakimdir. Sure, özellikle kendilerini Bedir ordusu olarak görenlere kendinize gelin, çocuksu hesapların peşine düşmeyin diyor. Yoksa aferin çok iyi yaptınız, fethiniz mübarek olsun vurgusu hâkim değildir. (Veysel Çelik - Hürseda)












