Yesrib Hasreti ve Şah Hayranlığı
“Onlardan bir grup da hani şöyle demişti: “Ey Yesribliler! Burada düşmana karşı koyamazsınız, mevzilerinizi bırakıp evlerinize dönünüz! diyordu.”[1] Hendek Savaşı esnasında Medine’nin medeniyetini hazmetmeyen münafıkların Yesrib hasreti ile İran İslam inkılabını bir türlü sindiremeyenlerin şah hayranlığı ve İran’ın eski bayrağına özlemleri aynı sebepten kaynaklanmaktadır. Yesrib, Cahiliye dönemini, Evs ve Hazrec arasındaki kanlı savaşları, fitne ve fesadı andırıyordu. Medine ise İslamın, barışın sembolüydü.”
Kur’ân’ın kıyamete kadar geçerli en son ilahi kitap olduğunda kuşku yoktur. Belirli bir zaman diliminde inmiş olması onun evrenselliğine engel değildir. Çünkü uygun şartlar oluştuğunda ayetlerin her dönemde tatbikatı tekrarlanabilir.
Dinin bazı konularda uygun ortamın hazırlanmasını da emrettiği inkâr edilemez. Cemaatle namazı emrettiğinde, haliyle cemaatin toplanacağı mekanların da hazırlanmasını emretmiş oluyor. Normal şartlarda Müslümanların mescitlerde yapmaları gereken ibadetlerini evde yapmamalarını ister. Ancak İsrailoğullarının Mısır’daki koşulları ve Mekke dönemindeki Müslümanların koşulları ortaya çıktığında, yanı başında Kâbe olsa dahi herkes evini mescit edinmeli ve “Musa’ya ve kardeşine şöyle vahyettik: “Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın, evlerinizi ibadet mahalli yapın ve namazı kılın.”[2] ayetiyle amel etmelidir.
Buna rağmen, ayetlerde geçen her hükmü uygulayacağız diye uygun ortamı oluşturma sorumluluğumuz yoktur. Yani abdestte kolu yıkamak farzdır diye, kolu olmayana; “git bir kol tak da kolu yıkama emrini yerine getir!” denilmez. Aynı şekilde fakir birisinin zekatla veya hacla ilgili hükümleri uygulayabilmesi için çalışıp zengin olması emredilmez. Ya da Kur’ân’da köle ve cariyelikle ilgili çok sayıda hüküm olduğu için bunları uygulamak adına kölelik sistemini canlandırmamız istenmez…
Peygamberimizin (s.a.a) savaşları için de aynı ifadeleri söyleyebiliriz. Hendek savaşıyla ilgili ayetlerin gereklerini yapmak için Hendek koşullarını oluşturma sorumluluğumuz yoktur. Ancak o dönemin şartları geldiğinde konuyla ilgili ayetlere göre hareket etmeliyiz.
İran İslam İnkılabına yönelik operasyon hazırlıkları ve içeriden yakılan fitne ateşinin meydana getirdiği ortam, Hendek Savaşı öncesindeki koşulları çağrıştırıyor. Alim ve Habir olan yüce Rabbimiz, olayları anlatırken sadece zahiren görünenleri değil, insanların gönüllerinde geçenlerden de haber vermektedir. Hendek Savaşı öncesinde, Müslüman saflarında yer alan samimi müminlerin, zayıf imanlıların ve nifak ehlinin niyetleri, adeta röntgeni çekilerek bütün çıplaklığıyla ifşa edilmiştir.
Hendek Savaşının en önemli iki sebebi vardı. Zaman zaman zarar verse de Kureyş, yıllarca savaştığı Müslümanlara bir türlü öldürücü darbeyi vurup ortadan kaldıramamıştı. Müslümanların Arap Yarımadasındaki varlığı ise her geçen gün Kureyş’in itibarını sarsıyordu.
Hicretin 5. Senesinde gerçekleşmiş olan savaşta Resulullah’a (s.a.a) karşı Arap Yarımadasında eşi görülmemiş bir ordunun hazırlanmasını organize eden Beni Nadir’in lideri Huyey b. Ahtab’tı. Mekke’deki bütün kabileleri bir araya getirerek en az on bin kişiden oluşan bir ordu topladı. Gatafan kabilesinden yaklaşık 6000 kişilik savaşçıyı Hayber’in bir yıllık hurma mahsulü karşılığında bu orduya dahil etmeyi başardı.
Medine’de ise şartlar son derece kötüydü. Fakirlik, açlık ve imkânsızlıklar zirvedeydi, üstelik savaşçı sayısı da Mekke’den gelecek orduyla kıyaslanamayacak kadar azdı. Peygamberimizin (s.a.a) eşine iftira atılarak büyük bir yaygara kopartılmasının üzerinden henüz çok zaman geçmemişken, münafıkların Hendek Savaşı dolayısıyla ortaya çıkardıkları fitneler Müslümanların moralini bozuyordu. Ayrıca Yahudi Beni Kureyza’nın durumu belirsizliğini koruyordu. Olası bir ihanet durumunda Medine’de yaşanacakları düşününce yürekler ağza geliyordu.
Resulullah (s.a.a) sadece Hendek üzerinde düşmanı gözetlemekle kalmadı. Beni Kurayza'nın ihanetinden sonra Peygamber Efendimiz (s.a.a), ordudaki askerlerin değil halkıyla birlikte bütün şehri koruyacak planlar yapmak zorunda kaldı. Haliyle zaten az olan askeri gücünün bir kısmını şehirdeki kadın ve çocukların korumasına ayırdı.
Olumsuzluklar sadece bunlarla sınırlı değildi. Sanki hava şartları da Müslümanların aleyhine işliyor gibi görünüyordu. Hendek savaşı bittikten sonra geriye dönüp baktığımızda Tolstoy’un, “Tanrı Gerçeği Görür Ama Bekler” isimli hikâyesinde anlattığına benzer şekilde, aslında Yüce Allah (c.c.) her şeyi önceden biliyordu. Sadece Ali b. Ebi Talip, Sad b. Muaz, Cabir b. Abdullah, Huzeyfe b. Yeman gibi samimi Müminleri ortaya çıkarmak, “Allah ve Resulü -haşa- bize boş vaadlerde bulundu” diyen Muattıb b. Kuşeyr’i, “Ey Yesribliler! Burada düşmana karşı koyamazsınız, haydi geri dönün” diyen Evs b. Kayzi gibi Münafıkları rezil etmek için erteleniyordu. Kafirler, şehre galip olarak girip Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak için kendileriyle işbirliği yapmak istediklerinde ihanet edecek hainleri tanımak için beklenmeliydi.
Hendek Savaşı’nda müşrik ordusu son derece iddialıydı. Oldukça kibirli, kendilerinden emin ve hazırlıkları da çok kapsamlıydı. Düşmanın gücü karşısında Müslümanların imkânsızlıklarını gören zayıf imanlılar ve münafıkların ihanetleri ortaya çıkmış, mücadele yerine moral bozucu psikolojik savaş başlatmışlardı. Ancak bütün bu şartlara rağmen sonuç bambaşka oldu. Peygamberimiz (s.a.a) Müslümanların ulaştığı zaferi şöyle özetlemiştir: “Artık biz onlara karşı savaşacağız onlar bizimle savaşmayacak.” Hendek Savaşı Müslümanların Arap Yarımadasında en güçlü aktör olmasına vesile olmuştur.
Hendek savaşında çok az sayıda çatışma yaşandı ve neredeyse hiç kayıp verilmedi. Bu denli büyük zafer sadece düşmanın sabrı tüketilerek kazanıldı. Yani “Musabere” ile. Sabırda düşmanı geçerek kazandılar. Vaizlerimiz, yazarlarımız sabır üzerine çokça konuşuyorlar. Fakat Kur’ânî bir kavram olan “Musabere” üzerinde yeterince durmazlar. Al-i İmran suresinin sonunda, “Sabrediniz” emriyle birlikte aynı ayette “musabere” de zikredilmiştir. “Ey iman edenler! Sabredin, sâbiru/ sabırda yarışınız! ve düşmana karşı hazırlıklı olun (birbirinize dayanıp bağlanın), Allah’a karşı gelmekten sakının ki başarıya ulaşabilesiniz.”[3]
Musabere, kelime yapısı bakımından bir fiilin karşılıklı yapıldığını ifade eden işteş fiildir. Tek taraflı sabretmek değildir. Karşımızdakilerle yarışıp onları geçmeyi anlatır. “Sabrediniz!” emriyle birlikte zikredilmesi, düşmanın sabrını tüketmeye davet içindir. İşte Hendek savaşında yapılan buydu. Düşmanın sabrını tüketmek! Günümüzde Direniş Cephesinin yaptığı da budur. Düşmanın sabrını tüketmek ve moralini bozmak!
Amerika, Venezuela’dan Somali’ye ve Suriye’ye kadar İran’a karşı çok geniş kapsamlı bir hazırlık yapmaktadır. İçeriden de nifak ehlini harekete geçirmeye çalışmaktadır. Ancak bu savaşı, karşı tarafın sabrını tüketen kazanacaktır. 12 günlük savaş ve son günlerdeki protestolarda İran’ın başarıları düşmanın sabrını oldukça tüketmiştir.
Hendek Savaşı sırasında Peygamberimiz (s.a.a), Medine hurmalarının üçte birini Gatafanlılara vererek onları düşman ittifakından koparma fikrini, Ensar’ın ileri gelenleri olan Sa‘d b. Muâz ve Sa‘d b. Ubâde ile istişare etti. Onların cevabı son derece netti: “Ey Allah’ın Resûlü! Biz cahiliye döneminde bile bunlara Medine hurmasından bir tek tane vermezken, şimdi Allah bizi İslam’la şereflendirmişken ve seni bize peygamber olarak göndermişken, onlara mal mı vereceğiz? Vallahi onlara vereceğimiz tek şey kılıçtır.” Sonuçta bu düşünce kazandı. Aynı şekilde İmam Hamaney de Batılı müstekbirlere, İran’ın gazından, petrolünden bir damla dahi alamazsınız, diyor ve o da eninde sonunda kazanacaktır.
İlk bakışta Medine’deki şartların Müslümanların aleyhine ilerlemesi, Münafıkların rahat davranıp gerçek niyetlerini ortaya çıkarmalarına sebep olmuştur. Artık; Ey Yesribliler! Burada düşmana karşı koyamazsınız, mevzilerinizi bırakıp evlerinize dönünüz! diyordu.”[4] Yani teslim bayrağını çekin demek istiyorlardı.
Peygamberimizin (s.a.a) değiştirdiği birçok isim vardır. Yesrib ismi de bunlardan biridir. “Allah (c.c) Medine’yi Tâbe (hoş, güzel) diye isimlendirdi.”[5] “Kim Medine’ye Yesrib derse istiğfar etsin. Orası Tâbe’dir, orası Tâbe’dir, orası Tâbe’dir.”[6]
Yesrib ismi sözlük anlamı itibariyle karıştırma, ayıp, fesad, kınama gibi anlamlarda kullanılırdı. Bu isim aynı zamanda uzun süre devam eden Evs ve Hazrec arasındaki kanlı savaşları, iç çekişmeleri ve Yahudi kabileleriyle yaşanan gerilimleri hatırlatıyordu. Münafıkların huzur, sükûnet gibi bir dertleri yoktu. Üstelik Yesrib’in kendilerine hiçbir fayda getirmeyeceğini çok iyi bildikleri halde geçmişe dönmek istiyorlardı. Onların tek dertleri Muhammed ve ona inananlardan kurtulmaktı. Onun yerine kimin geleceği umurlarında değildi.
İran’da Şah’ın adını telaffuz edenlerin Medine münafıklarından ne farkı var? Şah demek zulüm, adaletsizlik, işkence, karanlık… demek. Şah demek, dibe vurmak demektir. Ama ne önemi var? Yeter ki İslam İnkılabı devrilsin! Kim gelirse gelsin. Amaç huzur, İran’ın geleceği değil, sadece sistemin değerlerinden kurtulmaktır. (Veysel Çelik - Hürseda)












