Hz. Fatıma’nın (a.s) Hutbesinde Makâsıdü’ş-Şeria -1
Bu yazımda Hz. Fâtıma’nın (a.s), “Hutbe-i Fedekiye” olarak bilinen konuşmasında yer alan ve şer’i hükümlerin konuluşundaki gayeleri anlatan bölüm üzerinde durmak istiyorum. Konunun derinliği sebebiyle, hutbenin makâsıdî çalışmalardaki önemine değinmekle yetineceğim. Makâsıdü’ş-Şeria ilminin tarihsel gelişim süreci, illetlerin akılla tespit edilip edilemeyeceği, edilebildiği takdirde tamamının tespit edilip edilemeyeceği, illet hikmet farkı gibi konulardaki değerlendirmeleri ikinci bölüme erteleyeceğim.
Bu hutbenin yalnızca bir miras talebi olarak görülmesi, onun esas amacını göz ardı etmek olur. Zira Fedek arazisinin miras olarak talep edilmesi, hutbenin sadece son kısmında ve diğer konulara kıyasla oldukça sınırlı bir yer tutmaktadır. Bu nedenle hutbeyi sadece miras meselesine indirgemek, onun kapsamını daraltmak ve asıl mesajını gölgelemek olur.
Belirli bir bölümüne odaklansam da hutbenin genel çerçevesine kısaca değinmek istiyorum.
Hz. Fâtıma (a.s), hutbesine Allah’a (c.c) hamd ile başlar. Ardından tevhid inancı, Allah’ın (c.c) sınırsız nimetleri, yaratma kudreti ve kulluğa çağrısı üzerinde durur. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.a) risalet görevi, insanlığı sapkınlıktan kurtarışı ve vefatından sonra Allah (c.c) katına yüceltilişi anlatılır. Kur’ân’ın, Allah’ın (c.c) insanlığa sunduğu hem hidayet kaynağı hem de ilahi bir emanet olduğu vurgulanır. İman, namaz, oruç, zekât, hac, adalet, cihad, emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker gibi bireysel ve toplumsal farzların -bu bölüm üzerinde durulacaktır- konuluş hikmetleri üzerinde özellikle durulur.
Ayrıca Ehl-i Beyt’in İslam’daki merkezi rolü ve Hz. Ali’nin (a.s) İslam uğrundaki mücadelesi ön plana çıkarılır. Peygamber Efendimizin (s.a.a) vefatının ardından ortaya çıkan siyasi gelişmeler açık bir dille eleştirilir. Sonunda Hz. Fâtıma (a.s), Fedek arazisi üzerindeki miras hakkını hatırlatır ve adalet çağrısıyla hutbesini sonlandırır.
Kısaca hutbeyi, sadece arazi konusundaki bir hak talebi olarak değil, aynı zamanda İslam'ın özü, hedefi ve ümmetin yeni durumunu sorgulayan derin dinî bir manifesto olarak görmek mümkündür.
Başlığımızla doğrudan bağlantılı olan bölümü aktardıktan sonra, hutbenin makâsıdü’ş-şeria çalışmalarına etkisi, görmezlikten gelinmesi, rağbet görmeme sebebi ve içerik olarak önemine değinmek istiyorum.
“Allah, şirkten arınmanız için imanı, kibirden uzaklaşmanız için namazı, nefsin temizlenmesi ve rızkın artması için zekatı, ihlâsın sağlamlaşması için orucu, dini ayakta tutmak için haccı, kalplerin düzelmesi için adaleti, dinin düzene girmesi için bize itaati, ümmetin tefrikaya düşmemesi için bizim imametimizi, İslam’ın aziz ve üstün olması için cihadı, İlâhî mükafatı hakkedebilmek için sabrı, toplumun maslahatı için iyiliği emretmeyi, gazaptan korunmak için ana-babaya iyilik etmeyi, ömrün uzaması ve nüfusun çoğalması için akrabalarla ilişkiyi kesmemeyi, kanların akıtılmaması için kısası, mağfirete ehil olmak için adağı yerine getirmeyi, malların değerinin korunması için ölçü ve tartıda tam hakkını vermeyi, lanetten korunmak için kazif’ten (namuslu kadınlara zina isnadında bulunmaktan) sakınmayı, iffet ve emniyeti (toplumda) hakim kılmak için hırsızlık yapmaktan uzak durmayı, pislikten uzak olmak için şarap içmekten çekinmeyi, Rabliğine olan inancın ihlası için şirkten kaçınmayı farz kıldı.”
“(Öyleyse ey inananlar,) Allah'tan hakkıyla korkun ve ancak Müslümanlar olarak (Allah'a teslim olduğunuz halde) ölün!”[1] “Size emrettiği ve sakındırdığı şeyde Allah’a itaat edin. Çünkü Allah'tan kulları içinden ancak alimler korkar.”[2]
Makâsıdü’ş-şeria çalışmaları, dinî hükümlerin konuluş gayelerini dikkate alarak, ortaya çıkan yeni meselelere çözüm üretme çabasıdır. Bu yaklaşımın nasıl işlediğini basit bir örnek üzerinden açıklamak mümkündür.
Örneğin, öncelikle içkinin yasaklanmasındaki illet tespit edilir. Bu illetin sarhoşluk olduğu belirlendikten sonra, şeriatın neden sarhoşluğu yasakladığı sorusu gündeme gelir. Bu noktada, yasaklamanın gerekçesi olarak aklın korunması öne çıkar. Böylece, şeriatın temel amaçlarından birinin “aklın korunması” olduğu sonucuna ulaşılır. Bu ilkeye dayanarak, aklı ortadan kaldıran ya da işlevsiz hâle getiren her türlü yiyecek, içecek veya madde hakkında da benzer bir hüküm verilebilir.
Elbette burada illetin doğru tespit edilip edilemeyeceği, aklın sınırlarının nereye kadar olduğu gibi sorular gündeme gelmektedir. Bu tür yöntemsel meseleleri bir sonraki bölümde ele almaya çalışacağım.
Günümüzdeki hızlı teknolojik gelişmeler, geçmişte var olmayan karmaşık sorunları gündeme getirmiştir. Mesela önceki dönemlerde sorun olarak ele alınmayan, bir çocuğun birden fazla anneye sahip olması, hatta anne rahmine gerek kalmadan yapay rahimler aracılığıyla dünyaya gelmesi, hukuk alanında insanın eşref-i mahlûkat oluşuna halel getirecek düzenlemelerin getirilme çabaları, insanın hayat hakkıyla hayvanların hayat hakkının eşit hale gelme tehlikesi, ileriki aşamalarda eşya hukukunun da insan hukuku seviyesine çıkarılma ihtimali, aile ve toplumda cinsiyetin ortadan kaldırılmasının normal görülmesi vb.
Son derece karmaşık ve alışılmadık konular karşısında ister istemez panikleyebilir, umudumuzu yitirebilir, hatta bunalım ya da travma yaşayabiliriz. Ancak bu noktada iki durumun birbirinden ayırt edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Gerçekten dinin hükmünü bulup ona teslim mi olmak istiyoruz, yoksa heva ve hevesimize uygun çözümler mi arıyoruz? Amacımız sadece dünya hayatındaki rahatımız mı yoksa dünya ve ahiret saadetini birlikte kazanmak mı olacak? Eğer korkuya kapılmamız yeni gelişmelere dini kaynaklardan çözüm bulmaksa, bence gereksiz kaygılara gerek yoktur. Dini kaynaklarda en zor gibi görünen sorunlara dahi bir çözüm bulunabilir. Mesela ileriye dönük en çok korkulan meselelerden birisi, yapay zekânın ilerlemesi sonucunda bizim gibi bir insan üretilirse ne olacak?
Şeriata göre insan kavramını tanımladıktan sonra, yeni varlığın insan olarak kabul edilip edilmeyeceğini belirleyebiliriz. İnsan olduğuna karar verdikten sonra da ona insan hukukunu uygulayabiliriz. Mesela bir anne ve babaya sahip olmasını mı, akıllı olmasını mı, sorumluluk alıp almamasını mı, duygusal oluşunu mu, hissetmesini mi… esas alacağız.
Eğer anne babasız oluşu problemi zorlaştırıyorsa, anne babasız bir insanın mümkün olduğuna delillerimiz vardır. Hz. Ali’nin (a.s), annesiz babasız dünyaya gelen canlılar arasında Hz. Salih’in (a.s) devesini de zikretmesi ufkumuzu açıyor. Bu devenin de anne babası yoktu. Ancak insanlar onun sütünden içiyorlardı. Hiç kimse bunun annesi babası yoktur, sütü içilir mi içilmez mi tartışmasına girmedi. Sonuç olarak anne babasız bir hayvana gerçek hayvan muamelesi yapmışlardır. Çünkü şeriat deve kelimesinin anlamını örfe bırakmıştır.
Bazı kelimeler İslam’ın gelişiyle yeni kavramsal anlam yüklenmiştir. Hac, salat, zekât bunlara örnek verilebilir. Ancak bazı kelimeler örfteki anlamı korunarak kullanılmaya devam edilmiştir. Örneğin “mâ/su” kelimesi böyledir. Şeriat, temizlikte kullanacağımız suya özel bir anlam yüklememiştir. Örfen su sayılabilecek sıvı ile temizlik yapmamıza izin verilmiştir. Dolayısıyla, yağmur suyu, nehir suyu, deniz suyu, hatta herhangi bir kaynaktan çıkmayıp klimaların çalışmasından elde edilen sularla temizlik yapılmasında bir sakınca yoktur. İleride farklı yöntemlerle üretilen bütün sular için de aynı durum geçerlidir.
Bir varlığın “insan” olarak kabul edilip edilmeyeceği meselesi, eğer örfün takdirine bırakılmışsa, elbette toplum tarafından insan olarak değerlendirilen varlıklara insan muamelesi yapılacaktır. Ancak şeriat bu konuda belirli sınırlar ve ölçütler getirmişse, bu ölçütler dikkate alınarak değerlendirme yapılması gerekecektir.
İleride anne ve babası olmaksızın, bizim gibi mükellef olabilecek bir varlık üretilebilirse, onun da insan olarak değerlendirilebilmesi imkânsız bir şey değildir. Dinî bağlamda bu tür meselelerin konuşulabileceği bir alanın bulunduğunu söylemek mümkündür.
Amacım, karmaşık gibi gelen meselelerin çözümlü olabileceğine, korkuya kapılmaya gerek olmadığına dikkat çekmektir. Yoksa konuları sonuca bağlamak gibi haddimi aşan bir işe girişmek değildir.
Önümüze kalın duvarlar inşa ede ede ilerlememek şartıyla, en zor sorunların dahi çözümünün olduğuna inanıyorum. Makâsıdü’ş-şeria çalışmalarında Hutbe-i Fedekiye’nin görmezlikten gelinmesi, kalın duvarlar konusundaki endişemi destekleyen en doğru örneklerden birisidir. Çünkü Sünnî dünyada, makâsıdî çalışmaların gelişim süreçleri anlatılırken bu hutbenin ismi dahi geçmemektedir.
Bir an için bu hutbenin uydurulduğunu varsaymamız, yine de makâsıd alanında Şii alimlerin daha erken işe atıldığı gerçeğini ortadan kaldırmaz. Çünkü bu hutbeyi uyduran akıl (!) başlangıç olarak kabul edilen İmam Cuveyni’den öncedir. Sorun hutbenin sıhhati veya uydurma oluşu değildir. Zira Şeyh Saduk’un (ö. 381/991) “İlelü’ş-Şerâ’i ve’l-Ahkâm” adlı eseri bugün elimizde mevcuttur. Şeyh Saduk’u böyle bir eser yazmaya iten gücün Hz. Fatıma (a.s) ve diğer imamların rivayetleri olduğunda bir şüphe yoktur.
Konumuzu ilgilendiren “kalın duvar”, ilk üç neslin (selef-i sâlihîn) topyekûn üstünlüğü[3] ve dokunulmazlığı anlayışıdır. Bu bağlamda, Hutbe-i Fedekiye’nin sahih olup olmaması ikincil bir meseledir. Asıl problem, bu hutbenin kabulü halinde sahabe döneminin eleştiriye açılması ve dolayısıyla İslam düşüncesinin üzerinde inşa edildiği geleneksel sistemin temellerinin sorgulanabilir hâle gelmesidir.
Öyle bir duvar inşa edilmiş ki, bırakın yıkılmasına müsaade edilmesi, üzerinden, altından ya da sağından solundan bakılarak arkasına bakılmasına dahi imkân verilmemiştir. Oysa yaşadığımız pek çok sorunun kaynağı da çözümünün ipuçları da bu duvarın ardında yer almaktadır.
İslam fıkhını ısrarla zahirî ve şekilci olmakla, ibadetlerde ahlaki boyutu ve ruhu göz ardı etmekle eleştirenlere şu soruyu yöneltmek istiyorum. Hz. Fâtıma’nın (a.s) yukarıdaki açıklamalarında namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerin şekline dair herhangi bir açıklama var mıdır? Bugün, ibadet edenlerin ahlaki derinlikten yoksun oluşundan yakınıyoruz. Ancak aynı durumdan, Hz. Fâtıma (a.s) da yakınmıştır. Dolayısıyla bu mesele, sanıldığı gibi yalnızca günümüze ait yeni bir tespit değildir.
Bu noktada, sanki ilk defa sorunu biz teşhis ediyormuşuz gibi bir psikolojiye kapılmak yerine, Hutbe-i Fedekiye’den sonra neler yaşandığına ve hutbedeki nasihat ve uyarıların dikkate alınıp alınmadığına odaklanmak daha yerinde olacaktır. Eğer uyarılar dikkate alınmadıysa, bu durumun nedenlerini sorgulamalıyız.
Kendi kendimize şu soruyu sormaktan neden kaçınalım? O gün, insanları Hz. Fâtıma’nın (a.s) hutbesine kulak vermekten alıkoyan neydi? Bu sorunun cevabı, bugünkü benzer sorunlara da ışık tutacaktır.
Hutbedeki uyarılara kulak verildiyse, sonuçları üzerinde geniş analizler yapıp kendimize dersler çıkarmalıyız.
Dolayısıyla Ehl-i Beyt’in engin ve derin ilim mirasına başvurmanın önündeki engeller kaldırıldığında çözüm bulma konusunda yeterli bir birikime sahip olduğumuzu düşünüyorum. Sorunlar içinden çıkılamaz hale geldiğinde yine de ümitsizliğe kapılmaya gerek yoktur. O zaman da İmam Mehdi’nin (a.s) gelişini bekleyebiliriz.
İsterseniz yaşanmış bir örnekle, Ehl-i Beyt imamlarının yaşadıkları dönemlerde toplumun içinden çıkamadığı sorunlara, sükûnetle ve hikmetle nasıl çözümler ürettiklerine birlikte bakalım.
Bu bağlamda, Onuncu İmam, Ali el-Hâdî’nin (a.s) (ö. 254/868) bir kararına değinmek istiyorum:
Rivayete göre, bir Hristiyan erkek, bir Müslüman kadınla zina yaptığı gerekçesiyle suçlanır ve ceza verilmek üzere Abbâsî halifesi Mütevekkil’e götürülür. Ancak mahkeme öncesinde, sözkonusu kişi kelime-i şehadet getirerek Müslüman olduğunu ilan eder.
Bu durum karşısında farklı görüşler ortaya çıkar. Dönemin önde gelen alimlerinden Yahya b. Eksem (ö. 242/857) şöyle der: “İman etmek, şirki ve suçu ortadan kaldırır.” (Fakihlerin ilk aklına gelebilecek çözümü savunmuştur. Bugün de aynı soruna alimlerin geneli aynı cevabı verecektir. Maalesef insanların çoğu sorunlarına böyle yüzeysel yaklaşımlarla çözümler üretilmektedir.)
Başka fakihler ise, suçun sabit olduğunu ve üç defa kırbaç cezası verilmesi gerektiğini ileri sürerler. Ortaya çıkan bu görüş ayrılığı üzerine halife, meseleyi çözmesi için İmam Ali el-Hâdî’ye (a.s) danışır. İmam’ın cevabı ise son derece nettir:
“Onu ölene dek kırbaçlayın.”
Bu fetvaya karşı alimler delil isteyince, İmam el-Hâdî, şu ayeti delil getirir:
“Artık, o çetin azabımızı gördükleri vakit, “Allah’a, bir olarak inandık. Ona eş tutmakta olduğumuz şeyleri inkâr ettik” dediler. Fakat azabımızı gördükleri zaman inanmaları kendilerine bir fayda sağlamadı. Bu, Allah’ın kulları hakkında öteden beri süregelen sünnetidir. İşte o zaman kâfirler ziyana uğramışlardır.”[4]
İmam’ın bu delili üzerine halife, onun fetvasını uygular ve zanlı, ölene dek kırbaçlanır.
Bu ayetin klasik ahkâm tefsirlerinde fıkıh bağlamında kullanıldığını göremezsiniz. Sadece Şii kaynaklarda geçer. İmam Hâdî’nin (a.s) tefsirinin görmezden gelinmesi de “kalın duvar”a ikinci bir örnek olarak değerlendirilebilir. Çünkü fakihler genellikle 500 civarında olduğu kabul edilen ahkâm ayetlerine yoğunlaşırken, Ehl-i Beyt mektebinde Kur’an’ın tamamından ahkâm çıkarılabilir. Zira Kur’an’ın, zahirin ötesinde derin anlam katmanları vardır.
Elbette, okyanusa dalıp inci çıkarmak ustalık gerektirir. Kur’an okyanusundan incileri ancak derin ilme sahip olanlar çıkarabilir. “Fıkıh lafızcıdır, zahirle ilgilenir” diyenlerin, manaya bakan bir fıkhı nerede arayacaklarını gösteren örneklerden biri İmam Hâdî’nin (a.s) ayetten çıkardığı hükümdür.
Dolayısıyla, karşılaştığımız sorunlara çözüm aramaktan korkmaya gerek yoktur. Asıl endişe duymamız gereken husus, imtihanın zorlaşması, günah işleme imkânlarının artması ve kilitlenmiş yedi kapı ardında özgürce günah işlenebilecek ortamların sunulmasıdır. Böyle bir ortamda, imtihanı ancak Hz. Yusuf (a.s.) gibi iffet ve direnç timsali şahsiyetler başarıyla geçebilecektir. Yeni kavramlar üretmemiz, orijinallik uğruna Kur’ân’ı tahrif derecesine varacak şekilde duyulmamış, görülmemiş yeni anlamlar ortaya koymakla insanları gelen tehlikelerden koruyamayız.
Ancak günahların manyetik alanına girmekten koruyacak daha güçlü bir cazibe oluşturarak koruyabiliriz. İnsanları günahların çekme kuvvetinden daha güçlü çekecek bir kuvvet oluşturarak koruyabiliriz. Örneğin teorik olarak bu çağa, gösteriş ve reklam çağı, hipergerçeklik çağı olarak teşhis koymamız, tek başına hiçbir derdimize derman olmaz. Ancak alimlerimiz, idarecilerimiz ve kanaat önderlerimiz insanların gözlerini de dolduracak adımlar attıkları zaman, işte o zaman cazibe kuvvetini oluştururlar. Bizzat örnek olarak insanları cezbedebilirler.












