Hz. Fatıma’nın (a.s) Hutbesinde Makâsıdü’ş-Şeria -2
Hz. Fatıma’nın (a.s) Hutbesinde, konumuzla doğrudan ilgili olan bölümü hatırlatma amacıyla yeniden aktarmak yerinde olacaktır.
“Allah, şirkten arınmanız için imanı, kibirden uzaklaşmanız için namazı, nefsin temizlenmesi ve rızkın artması için zekâtı, ihlasın sağlamlaşması için orucu, dini ayakta tutmak için haccı, kalplerin düzelmesi için adaleti, dinin düzene girmesi için bize (Ehli-Beyt) itaati, ümmetin tefrikaya düşmemesi için bizim imametimizi, İslam’ın aziz ve üstün olması için cihadı, İlâhî mükafatı hakkedebilmek için sabrı, toplumun maslahatı için iyiliği emretmeyi, gazaptan korunmak için ana-babaya iyilik etmeyi, ömrün uzaması ve nüfusun çoğalması için akrabalarla ilişkiyi kesmemeyi, kanların akıtılmaması için kısası, mağfirete ehil olmak için adağı yerine getirmeyi, malların değerinin korunması için ölçü ve tartıda tam hakkını vermeyi, lanetten korunmak için kazif’ten (namuslu kadınlara zina isnadında bulunmaktan) sakınmayı, iffet ve emniyeti (toplumda) hakim kılmak için hırsızlık yapmaktan uzak durmayı, pislikten uzak olmak için şarap içmekten çekinmeyi, Rabliğine olan inancın ihlası için şirkten kaçınmayı farz kıldı.”
“(Öyleyse ey inananlar,) Allah'tan hakkıyla korkun ve ancak Müslümanlar olarak (Allah'a teslim olduğunuz halde) ölün!”[1] “Size emrettiği ve sakındırdığı şeyde Allah’a itaat edin. Çünkü Allah'tan kulları içinden ancak âlimler korkar.”[2]
Makâsıdü’ş-şeria ilminin Gelişim süreci ve Hz. Fatıma’nın (a.s) hutbesinin yeri:
Resûlullah Efendimiz’in (s.a.a.) kızı Fâtıma’nın (a.s), özellikle Fedek meselesi sonrası Mescid-i Nebevî’de irad ettiği hutbesinde dinin temel inanç, ibadet ve muamelat hükümlerinden bazılarının gayesini bazılarının da hikmetini açıklamıştır. Bu hutbe, kendisinden sonraki çalışmaların ilham kaynağı ve itici güç olmuş, şer‘î hükümlerin illet ve hikmetlerine dair kapsamlı eserlerin yazılmasını tetiklemiştir.
Makasıdü’ş-şeria alanındaki çalışmaların tarihi gelişim süreci incelenirken, bu ilmin teşekkülünde köşe taşı diyebileceğimiz bazı isimler ön plana çıkmaktadır.
İmam Cüveynî (ö. 478/1085), öğrencisi İmam Gazâlî (ö. 505/1111)
İmam Şâtıbî (ö. 790/1388)
Modern dönemde Muhammed Abduh (ö. 1323/1905) ile İbn Âşûr (ö. 1393/1973) gibi âlimler bulunmaktadır.
Bu ilmin başlangıcı olarak İmam Gazalî’nin hocası olan İmamü'l-Harameyn Ebu Muhammad Abdülmelik bin Abdullah el-Cüveyni gösterilir. Onun ölüm tarihi Hicri 478 ve Miladi 1085’tir. Ancak, İmam Cüveynî’den yaklaşık iki asır önce, Ehli Beyt mektebinde konuyla ilgili düşünsel altyapı oluşmuş ve bu alanda eserler mecmuası kaleme alınmıştır. Eser ve yazar isimleri şunlardır:
- Kitâbü’l-ʿİlel: Ebû Muhammed Fazl b. Şâzân b. Halîl el-Ezdî en-Nîsâbûrî, ölüm tarihi Hicrî, 260/Miladî, 874.
Vefat tarihi hicrî 450/miladî 1058 olan, Ahmed b. Ali b. Ahmed b. Abbas el-Neceşî konuyla ilgili birçok eser zikretmiştir. Bazı eserler günümüze ulaşmasa da Şeyh Saduk’un “İlelü’ş-Şerâʾiʿ ve’l-Aḥkâm” adlı eseri elimizde mevcuttur. Eseri incelediğimizde oldukça erken dönemden itibaren Şia geleneğinde hükümlerin illet ve hikmetleri konusuna ciddiyetle yöneldiğini söylemek mümkündür.
- Kitabü’l-İlel: Ebu'l-Hasan Ali b. Ebi Sehl Hatim el-Kazvini'ye aittir. Kendisi, Neceşi'nin bazı hocalarının hocasıdır.
- Kitabü’l-İlel: Ebu Abdullah Muhammed b. Halid el-Berkî’ye aittir. Neceşi, bu eseri kendi isnadıyla (rivayet zinciriyle) nakletmiştir.
- Kitabü’l-İlel: Ebu'l-Hasan Muhammed b. Ahmed b. Davud el-Kummi’ye (ö. Hicrî, 368) aittir. Neceşi’ye göre göre, o bu mezhebin (Şia’nın) şeyhi idi.
- Kitabü’l-İlel: Ahmed b. Muhammed b. el-Hüseyin b. el-Hasan b. Dü’l el-Kummi, ölüm tarihi Hicrî, 350.
- İlelü’ş-Şerâi: Bu eser, “fikir” başlıklı et-Tevhid adlı kitabın sahibi olan Ebu Muhammed Mufaddal b. Ömer el-Cufi el-Kufi’ye aittir (Neceşi).
- İlel’ü’s-Savm (Orucun Hikmetleri): Neceşi'nin büyük bir eser olarak tanımladığı bu kitap, Ebu Ali el-Kummi Ahmed b. İshak b. Abdullah b. Sa’d b. Malik b. el-Ahvas el-Eş’ari’ye aittir.
- İlel’ü’l-Ferâiz ve’n-Nevâfil (Farzların ve Nafilelerin Hikmetleri): Bu eser, Muhammed b. el-Hasan b. Abdullah el-Caferi’ye aittir. Onu İmam Cafer es-Sadık’tan rivayet etmiştir (Neceşi).
- İlelü’n-Nahv (Nahvin Nedenleri): Bu eser, Basra'da ilim ehlinin şeyhi (lideri), İmam Ebu Osman Bekr b. Muhammed el-Mazini’ye (ö. 248) aittir. Neceşi ve el-Hulasatu’l-Ervah’ta belirtildiği gibi, Süyuti de onu el-Buğye adlı eserinde zikretmiştir.
- Kitabü’l-İlel el-Kebir (Büyük Nedenler Kitabı): Bu eser, Ali b. Yaktîn’in mevlâsı (azatlı kölesi) olan Yunus b. Abdurrahman’a aittir (Neceşi).
- İlelü’n-Nikâh ve Tahlîlü’l-Müt’a (Nikâhın Nedenleri ve Müt’anın Helalliği): Bu eser, Şeyh Yunus b. Abdurrahman’a aittir (Neceşi).
- İlelü’l-Vudû (Abdestin Nedenleri): Bu eser, Hamdan b. İshak el-Horasani’ye aittir (Neceşi).
- İlel'ü’l-Ferâiz ve’n-Nevâfil (Farzların ve Nafilelerin Nedenleri): Bu eser, Muhammed b. el-Hasan b. Abdullah el-Caferi’ye aittir. İmam Cafer es-Sadık'tan rivayet etmiştir (Neceşi)[3]
- Ebû Ca’fer Muhammed b. Ali b. el-Hüseyin b. Musa b. Babeveyh el-Kummî’nin (Şeyh Saduk) (ö. 381/991) İlelü’ş-şerâ’i’ ve’l-ahkâm adlı eseri günümüze ulaşmıştır. Dinî kaynaklarda geçen isim ve terimlerin manalarını, dini hükümlerin illet ve hikmetlerini rivayetlere dayanarak açıklayan bir eserdir.
İçerik hakkında bilgi vermesi açısından Şeyh Saduk’un eserinden birkaç örnek vermek istiyorum.
Abdestin farz kılınmasının hikmeti olarak şunu zikretmiştir. Abdestin amacı sadece fiziksel temizlik için değildir. Kulun Allah’ın (c.c) huzuruna çıkmadan suyla temizlenmesi, günahlarından arınmasının sembolüdür. Aynı zamanda abdest, insanın manevi yüklerini hafifleterek, onu Allah'a ibadet etmeye hazırlamak için konulmuştur.
Orucun farz kılınmasının hikmeti, zenginin de fakirin de açlığı tatmasını sağlamaktır. Zenginler, fakirlerin yoksulluğunu bizzat deneyimledikleri için onlara karşı merhamet duyguları gelişir. Böylece, insanlar birbirlerine karşı şefkatli olmayı öğrenirler.
Domuz etinin yasaklanmasındaki hikmet, domuzların ahlaki olmayan davranışları ve iştahlarının kontrolsüzlüğü sebebiyle, bu kötü özelliklerinin etini yiyen insanlara geçeceği düşünülmüştür. Rivayette şöyle denir: “Allah, domuz etini haram kıldı, çünkü o, ahlaki olmayan davranışlar sergileyen ve kendisine ait olmayan şeyleri yiyen bir hayvandır.”
Hırsızlık cezası, insanların mallarını güvence altına almaktır. Eğer hırsızlık yapanın eli kesilmeseydi, kimse malından emin olamaz, bu da toplumda büyük bir düzensizliğe yol açardı. Bu ceza, malların kutsallığını ve toplumun huzurunu korumak için caydırıcı bir önlem olarak konulmuştur.[4] Bu, aynı zamanda hırsızlık yapma eyleminin, kişinin elini kullanmasıyla gerçekleştiği için, bu uzvun cezalandırılması yoluyla sembolik bir anlam taşır.
Evliliğin teşvik edilip zinanın yasaklanmasının asıl sebebi, nesebin korunmasıdır. Zina, neseplerin karışmasına ve aile bağlarının zayıflamasına yol açar.
İllet ve hikmet farkının önemi:
Makâsıdü’ş-şeria alanında illet ve hikmet kavramlarının karıştırılması dini açıdan tehlikeli sonuçların ortaya çıkmasına sebep olacaktır.
İllet, bir hükmün varlığına doğrudan ve zorunlu sebep olan özelliktir. Yani illet varsa hüküm vardır, illet yoksa hüküm de yoktur. Örneğin sarhoşluk içkinin haram kılınma illetidir. Bir içecekte sarhoşluk özelliği varsa haramlık hükmünün de olacağı anlamına gelir. Hikmet ise, bir hükmün konulmasındaki fayda ve maslahatlardır. Hükmün varlığı hikmete bağlı değildir. Bazen hikmet olmasa da hüküm geçerlidir. İllet sabittir, değişmez ancak hikmet değişebilir.
Gerek Hz. Fatıma’nın (a.s) gerekse Şeyh Saduk’un verdiği örnekler göz önünde bulundurulunca bazılarının hikmet olduğu anlaşılacaktır. Yukarıdaki örnekleri bu ayrıma göre incelediğimizde çoğunun hikmet kapsamına girdiğini anlarız.
Mesela zinanın yasaklanma sebebinin, “neseplerin karışmasını önlemek” şeklinde belirtilmesi, bunun hikmet olmasını gerektirir. Çünkü anne rahmini ameliyatla almış bir kadının hamile kalma ihtimali yoktur. Haliyle neseplerin karışması da mümkün olmayacaktır. Ancak bir erkeğin nikahsız olarak böyle bir kadınla cinsel ilişkiye girmesi zinadır ve haramdır. Demek ki bu hikmettir. Hükmün konulmasındaki faydalardan sadece biridir. İllet olsaydı böyle bir kadınla ilişkinin zina olarak değerlendirilmemesi gerekirdi.
Hz. Fatıma (a.s) orucun illetini, “ihlasın sağlamlaşması” olarak belirtmiştir. Şeyh Saduk ise zenginin fakirin durumunu anlayıp ona merhamet etmesine vesile olması için orucun emredildiğini söylemiştir. İllet ve hikmet farkını anladığımızda iki açıklama arasında bir çelişki olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü Şeyh Saduk orucun faydalarından, yani hikmetlerinden birisini zikretmektedir. Bilindiği üzere hükmün birden fazla hikmeti olabilir.
Aynı şekilde Şeyh Saduk’un abdest hakkında söyledikleri de hikmettir, illet değildir. Çünkü abdestin illeti, ibadete manevi olarak hazırlanmak değildir. Sadece hikmetlerinden birisi olabilir. Aksi takdirde birisi; “ben zaten manevi yönden Allah’ın huzuruna çıkmaya hazırım. Hatta abdestli halimden daha hazırlıklı olduğum için abdest almama gerek kalmaz” diyebilir. Maalesef az da olsa zaman zaman ibadetlerin hikmetlerini illet olarak değerlendirenlere rastlıyoruz. Mesela rükû ve secde etmeden, sadece belirli bir süre içtenlikle dua etmenin, kendisini namazdan daha çok Allah’a (c.c) yaklaştırdığını söyleyip, namazın ritüellerini gereksiz görenleri buna örnek verebiliriz.
Hz. Fatıma’nın (a.s) hutbesinde bazı açıklamalar illet değil, hikmettir. Örneğin, zekâtın malı arttırdığını bildirmesi hikmettir. Aksi takdirde birisi, “benim zaten malım fazlasıyla arttığı için zekât vermeme gerek yoktur” diyebilir.
Yine Hz. Fatıma (a.s) hutbesinde, akrabalarla ilişkiyi kesmenin, ömrün uzaması ve nüfusun çoğalması için nehiy edildiğini bildirmiştir. Akrabalarla ilişkinin devam edilmesi emrinin hikmetlerinden birisi açıklandığı için birisi bu açıklamaya dayanarak, “benim zaten nüfusum çok olduğu için akrabayla ilişkiyi kesebilirim” diyemez.
Mesela kadınların boşamadan sonra iddet beklemelerinin hikmeti, nesillerin karışmamasıdır. Ancak hükmün illeti budur denilemez. Eğer hükmün illeti olsaydı, pekâlâ nesillerin karışma ihtimali olmayan durumlarda; örneğin yıllarca eşinden uzak kalmış ve bir araya gelmesi mümkün olmayan ya da nikahlı eşinden hamile kalmış ya da rahmi alınmış bir kadının… “iddet beklemesine gerek yoktur” şeklinde hüküm verebilmemiz gerekirdi.
Sınırları belirleme:
Dikkat edilirse konu oldukça tehlikeli boyutlara gitmektedir. Makâsıd adı altında birçok hükmün ortadan kaldırılma tehlikesi vardır. Öyleyse makâsıdü’ş-şeria alanındaki çalışmaların en hayati meselesi, illet ve hikmet ayrımının doğru tespit edilmesidir.
Makâsıdî çalışmaların iki uç noktaya açık olduğu ve oldukça ciddi riskler barındırdığı gözden kaçırılmamalıdır. Bir tarafta, çağın meselelerinden kendisini tamamen tecrit eden, her yeniliği bidat, her alışık olmadığı yorumu sapkınlık görerek dinin özünü değişmez şekilsel kalıplara hapseden bir yaklaşım vardır. Bu tavır, dini statik bir yapıya indirger ve zamanın ruhuna hitap edemez hâle getirir.
Diğer tarafta ise her şeyi akılla çözebileceğini sanan, nassın bağlayıcılığını yok sayan, hatta herhangi bir ilmî ve usûlî dayanağı olmadan “bu ayet aslında şöyle okunmalı” diyecek kadar ileri giderek kendi hevâsına uygun yeni kıraatler icat eden bir anlayış vardır. Bu yaklaşım, makâsıd adı altında, aslında Schleiermacher’in hermenötik anlayışını Kur’ân’a tatbik etmekte ve neredeyse bir metni yazarından daha iyi anlayabileceğini iddia etmektedir. Böyle bir tutumun nihai olarak Allah (c.c) adına pervasızca konuşmaya götürecek kadar büyük bir sapmaya kayma tehlikesi vardır.
Makâsıd alanındaki çalışmalara, kelâmî farklılıklar gözetmeksizin tüm mezheplerin katılması önünde herhangi bir engel bulunmamaktadır. Nitekim Makâsıdü’ş-Şerîa ilminin kurucuları arasında adı geçen âlimlerin önemli bir kısmı Eş’arî mezhebine mensuptur. Halbuki, kelâmî açıdan Eş‘arîlik, makâsıdî bir fıkıh geliştirmeye en uzak mezheplerden biri olarak değerlendirilir.
Doğrusu tüm mezhepler, dinî hükümlerin gayeleri üzerine az ya da çok düşünmüş ve katkı sunmuştur. Mezhepler arasındaki farklar ise daha çok bu yaklaşımın sınırlarının belirlenmesinde ortaya çıkmaktadır.
Mesela Şia’nın makâsıd çalışmalarındaki koyduğu sınırlardan birisi, fakihin görevini hükmü araştırmakla sınırlandırmasıdır. Bu demek oluyor ki fakih, yeni hüküm icat edemez. Nass olmayan konularda müctehit nassı doğuramaz ve hükmün tam illeti kendisi olamaz. Kısaca müçtehit, illet icat edemez. Çünkü müçtehit, hükümlerin illetini sınırlandırırken hata edebilir. Nitekim bazı fakihler, kafire Kur’ân satmanın illetiyle Müslüman köle satmanın illetini eşitlemişlerdir. Halbuki bu ikisi arasında oldukça büyük farklar vardır.
Her Hükmün illetini bilemeyiz.
Makâsidî çalışmalarda, illet ve hikmet kadar önemli bir diğer konu da ubudiyet kapsamına giren, yani teslimiyetimizi ölçen dini emirlerin illetini bilemeyeceğimizdir. Basit bir örnekle anlatmak gerekirse, bir komutan bazen askerlerinin sadakatini test eder ve kendisine neden sorulmasını istemez. Bazen de askerlerinin yeteneklerini geliştirmek ister. Kendisine soru sormalarını bekler. Dinî hükümlerden de bazıları teslim olmamızı gerektirir. Mesela namazın rekât sayısı, orucun başka ay değil de Ramazan’da farz kılınması gibi konular ubudiyetle ilgilidir. Bazı konular ise mualleldir, illetleri bilinebilir. Muamelat konuları genellikle böyledir. Toplumsal konuların hepsinde olmasa da çoğunda hükümlerin illetini bilebiliriz.
Zaruret halinde değişen ve değişmeyen hükümler ayrımı:
Makâsıdü’şeria alanında çalışırken oldukça önemli konulardan bir diğeri hükümlerin zaruret hallerinde değişebileceğini ancak hiçbir durumda değişmeyecek hükümlerin de olduğudur. Mesela zaruret halinde domuz eti yenilebilirken, dille inancını inkâr mümkünken hiçbir durumda başkasını öldürmek veya başkasının ırzına geçmek caiz değildir.
Amellerin ibadet ve vesile şeklinde ayrımı:
Bazı ameller ibadet niteliğinde olup geçerli olmaları için niyet şarttır. Bu nedenle ancak iman ehli tarafından, niyet edilerek yapıldığında geçerli olur. Mesela cenaze namazı bir ibadet olduğu için, mümin bir kişi tarafından niyet edilerek kılınması halinde geçerli olur. Bazı ameller ise doğrudan ibadet değil, bir ibadete vesile türündendir. Vesile türünde niyet şart olmadığı gibi, yapan kişinin mümin olup olmaması da hükmün geçerliliğini etkilemez. Örneğin, mezar kazmak doğrudan bir ibadet değil, cenazeye karşı dini sorumluluklarımız için bir vesiledir. Bu nedenle bir gayrimüslime de mezar kazdırılabilir.
Hanefî mezhebine göre abdest de bu ikinci kategoriye girer. Abdest, Hanefî mezhebinde doğrudan bir ibadet olarak değil, namaza hazırlık olarak değerlendirildiği için abdestte niyet farz değildir. Buna göre:
Niyet etmese de abdest organları usulüne uygun şekilde yıkanmış birinin abdesti geçerlidir. Sadece niyetle yapmadığından dolayı abdest sevabından mahrum kalır. Mümin birinin abdest organlarını kendisi değil de bir gayrimüslim yıkarsa abdesti (tabii ki farzları açısından, yoksa adabına uygun abdest diğer mezheplerden farklı değildir.) yine de geçerlidir. Yağmur altında sırılsıklam ıslanan bir kimse, abdest uzuvları tamamen yıkandığı için, Hanefî mezhebine göre bir süre sonra kalkıp namaz kılabilir. Bu kimse niyet etmediği için abdestinin sevabını alamaz ama namazı geçerlidir.
Sonuç olarak makâsıdü’ş-şerîa, gerekli sınırlar gözetilmediği ve temel kavramlar netleştirilmediği takdirde, oldukça riskli bir alan hâline gelebilir. Çünkü bu durum, kişinin kendisini doğrudan hüküm koyma makamında görmesine yol açabilecek bir tehlike barındırır ve şer’î hükümlerin keyfî yorumlara açık hâle gelmesi gibi ciddi sorunlara kapı aralayabilir.
Bu bağlamda, Hz. Fâtıma’nın (a.s) açıklamaları özel bir öneme sahiptir. Zira onun aktardığı bilgiler, akılla ulaşılamayacak bir derinlik taşımakta ve doğrudan Resûlullah’a (s.a.a) dayandığı için de vahiy kaynaklı olduğu kabul edilmektedir. Onun izahlarını, başvurabileceğimiz sahih referanslarımız arasına yerleştirdiğimiz takdirde sağlam ve güvenli bir zemin üzerinde ilerleyebiliriz. (Veysel Çelik - Hürseda)
[1] Al-i İmran, 3/102.
[2] Fatır, 35 / 28. https://www.caferilik.com/hz-fatimanin-s-a-meshur-hutbesi/#_edn1
[3] Ağa Büzürg et-Tahrani, Ez-Zerîa ilâ Tesânîfi'ş-Şîa, İsmailian Yayınevi, C.15, S. 311-314.
[4] Şeyh Saduk’un bunu illet olarak mı yoksa hikmet olarak aktardığı oldukça önemlidir. Eğer illet olarak kabul edilirse bugün el kesme yerine başka bir çözümü konuşanları anlayışla karşılamalıyız. Kanaatimce Şeyh Saduk hikmetten bahsetmektedir. Çünkü hırsızlık cezasının topluma bakan yönü olduğu gibi suçluya bakan yönü ve kainattaki diğer varlıklara bakan yönü de vardır.












