İran’ı Neden Destekliyorum?
"İran’a olan desteğimiz, milliyetçi, ırkçı ya da mezhepçi saiklerle oluşmuş körü körüne bir bağlılık değildir. Ehli Beyt’in mirasına, onun uğruna verilen mücadeleye ve bu değerleri bir devlet çatısı altında temsil etme gayretine olan saygımızdan kaynaklanan bir ilişkidir."
Sıklıkla tekrar ettiğimiz klişeler üzerine düşünmediğimizde, birçok yanlışı doğru zannederek kabulleniriz. Sürekli yaptığımız, rutin hâle gelen eylemlerimizin nedenlerini araştırmadığımızda bu eylemler zamanla sadece alışkanlığa dönüşür.
İran’ı destekliyoruz, onun için dua ediyor, zaman zaman savunuyoruz. Peki, bunun geçerli bir nedeni var mı? Ne yazık ki kendi açımdan söylemem gerekirse, sorunun cevabı hakkında yeterince düşündüğümüzü söyleyemem. Konu hakkında açıklama yapanlara da bakınca, çoğunun ikna edici bir açıklama sunamadığını görüyorum. Oysa, bir konuda başkalarından destek beklemeden önce, bizim iç dünyamızda kendimizi tatmin edecek bir cevabımızın olması gerekir.
Peki biz neden İran’ı destekliyoruz ya da desteklemeliyiz? Sadece İsrail ve ABD’ye karşı olduğu için mi? Öyleyse, ABD’ye düşman olan Kuzey Kore ile İran arasında ne fark var? İran bizim için Kuzey Kore kadar mı, yoksa ondan daha fazla bir şey mi ifade ediyor? Venezuela devlet başkanı Maduro da ABD’ye karşı açıkça mücadele veriyor. Maduro’nun yeri ile İran’ın yeri kıyaslanabilir mi? Kıyaslanamıyorsa farkı nereden kaynaklanıyor?
Sorumuzun cevabını bulmamızda yardımcı olacak bir konuşmaya yer vermek istiyorum. Kum şehrinin gelecekte İmam Mehdi’nin (a.s) yardımcısı ve savunucusu olacağına dair Şii kaynaklarda rivayetler vardır. Ancak, bu yazıda bir tanesiyle yetineceğim.
İmam Kazım’dan (a.s) gelen bir rivayet mealen şöyle demektedir: “Kum halkından biri insanları hakka davet edecek. Demir parçaları gibi sert bir topluluk da ona katılacak. Rüzgâr ve fırtınalar onları sarsmaz, savaştan usanmazlar, korkusuzdurlar ve Allah’a tevekkül ederler. Sonuç (ahiret) takvâ sahipleri içindir.” (1)
Bu rivayet üzerine Şia’nın ahbarî koluna mensup bir âlimin, İmam Humeyni (k.s) hakkında yaptığı değerlendirme oldukça dikkat çekicidir. Alışıldık sert üslubunun aksine, bu meselede insaflı ve dengeli açıklamalarda bulunmuştur. Sorulan soru ise şudur: İmam Humeyni (k.s) gibi tasavvuf ehli ve usulî (zira Ahbarîlerle usulîler arasında ihtilaflar vardır) bir âlim, İmam Kazım’ın (a.s) müjdelediği kişi olabilir mi?
Özetle (videonun linkini aşağıda verdim detaylı isteyenler bakabilir) şöyle cevap veriyor:
1) İmam Humeyni (k.s) İslamı en zor dönemde, Müslümanların zayıf olduğu bir dönemde hâkim kıldı. Önceki dönemlerde ise Müslümanlar güçlü iken İslam hâkimdi.
2) İmam Humeyni (k.s) insanları kendi nefsine davet etmedi. Hakka davet etti.
3) Rivayete göre Kum’dan çıkacak kişi insanları hakka davet edecek. İmam Humeyni’nin davet ettiği şey, Ehli Beyt’in velayetidir. Dolayısıyla rivayetin hakka davet etme vasfı, İmam Humeyni’ye (k.s) tamamen uyuyor.
4) Gaybet döneminden beri yeryüzünde Ehli Beyt’in sesi İran İslam devriminden sonrası kadar yükselmedi.
5) İmam Humeyni (k.s) oturup İmam-ı Zamanın (a.s) zuhurunu beklemek yerine, hareket ve zuhura hazırlık yapma yolunu seçti.
6) İmam Humeyni (k.s) hakka davet ettiğinde şüphe yoktur. Ancak kendisinin hak olması gerekmez. Usulî ve sufî olması bu rivayete aykırı değildir. (2)
Yakın çevresinden gelen yoğun beklentilere rağmen, böylesine ölçülü bir tutum sergilemesi, şüphesiz insaflı bir yaklaşımın örneğidir. Ancak özellikle altıncı maddede özetlediğimiz sonuç kısmında önemli bir çelişki göze çarpmaktadır. Zira teorik olarak bir kimsenin, hakka davet ettiği hâlde hak üzere olmayabileceğini inkâr etmiyoruz. Ancak bu durum, yalnızca kişinin kendi davetine aykırı bir yaşam sürmesi durumunda geçerli olabilir. Yani kişi, davet ettiğine aykırı olacak hizmetlerde bulunuyorsa, elbette hak üzere olduğu söylenemez.
Fakat İmam Humeyni (k.s) özelinde meseleye baktığımızda, davet ettiği hakikatlerin adeta beden bulmuş haliyle karşılaşırız. O, yaşantısıyla davet ettiği değerleri ete kemiğe büründürmüş, fena fi’d-da‘va hâline gelmiştir. Davet ettiği şeyle arasında bir ayrılık kalmamıştır. Hatta onun şahsiyeti, davet ettiği hakikatin bir tecellisidir. Dolayısıyla daveti hak, ama kendisi bâtıl demek, mantıkla ve şeriatla bağdaşmaz. Zira ortada bir söz-fiil ayrılığı yoktur. İmam Humeyni (k.s) yalnızca sözle değil, haliyle, duruşuyla ve mücadelesiyle hakka çağırmıştır. Bu yönüyle, rivayetteki şahsın vasıflarını taşıması makul ve mümkündür. Elbette etrafında toplananlar da cesaret ve kararlılıklarıyla rivayete uyuyorlar.
Yukarıdaki örnek, İran İslam Devrimine neden sahip çıkılması gerektiğini net biçimde ortaya koyduğu için bizi de yakından ilgilendiriyor. İran’ın bizim açımızdan taşıdığı asıl değer, Ehli Beyt’ten kaynaklanmaktadır. Müslümanların en zayıf, ümitsiz ve dağınık olduğu bir dönemde, insanlığı yeniden Ehli Beyt’in öğretileriyle buluşturma çabası içinde oldukları için onları seviyoruz ve sahipleniyoruz.
Ehli Beyt’in ismini ve davasını, dünyanın dört bir yanında gür bir şekilde yankılandırdıkları için destek veriyoruz. Onların sayesinde, asırlardır unutturulmaya çalışılan Ehli Beyt’in değerleri yeniden hatırlanmakta, kalplerde yer bulmaktadır.
İran’ın yanında yer almanın sosyal, siyasal ve hatta hukuki ağır bedelleri olduğu için, ancak Ehli Beyt gibi bir mefkure ile bu destek sürdürülebilir. Zira İran’ın çok geniş maddi imkânlara sahip olmadığı bilinmektedir. Dahası, günümüz dünyasında İran’ı desteklemek çoğu zaman bir çıkar ya da menfaat meselesi değil, tersine kimi zaman başa dert almak, yeri geldiğinde yalnız kalmak, hatta çeşitli çevrelerin açık hedefi hâline gelmek demektir. Böylesi ağır bedellerin göze alınabilmesi, ancak uğruna feda edilmeye değer bir hakikate bağlılıkla mümkün olabilir, bu da bizim için Ehli Beyt’tir.
İran’ın bazı uygulamalarını gerekçe göstererek bizi eleştirenlere şöyle açıklama yapabiliriz:
İran’a olan desteğimiz, milliyetçi, ırkçı ya da mezhepçi saiklerle oluşmuş körü körüne bir bağlılık değildir. Ehli Beyt’in mirasına, onun uğruna verilen mücadeleye ve bu değerleri bir devlet çatısı altında temsil etme gayretine olan saygımızdan kaynaklanan bir ilişkidir.
Cenab-ı Hakkın, Ehli Beyt’in değerlerini devlet formunda temsil etme görevini bugün İran’a nasip ettiği açıktır. Bu, büyük bir lütuf ve aynı zamanda büyük bir imtihandır. İran halkı emanete sahip çıktığı sürece bizim gözümüzde yücelmeye devam eder. Fakat dünya meyline kapılıp görevlerini ihmal ederlerse, bizim için diğer İslam ülkelerinden farkları kalmaz.
Zira bu emanet, kimseye ırkı, milliyeti ya da coğrafyası sebebiyle ait değildir. Yalnızca ehline verilir. Zaman zaman halk, Ehli Beyt’in değerlerinden uzaklaşabilir. İmam’ın arkasından yürümek istemeyebilir. Ama bu, bizim desteklediğimiz davanın değerini düşürmez.
Çabamız, bir ülkeyi, mezhebi ya da halkı yüceltmek değil, insanlığın samimiyet, diğerkâmlık, şefkat, merhamet, adalet, cömertlik, misafirperverlik, yardımlaşma gibi Ehli Beyt’in değerleriyle buluşmasını sağlamaktır. (Veysel Çelik - Hürseda Haber)
(1) Biharü'l-Envar, Dârü'l-İhyaü't-Turâs, C. 57, S.216.
(2) https://www.youtube.com/watch?v=28hiZYNcaEE













