Kur’ân’da Kelimullah ve Habibullah (9): Mısırlının Ölümü
Mısırlının ölümü, Musa’nın (a.s) hayatında önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu olay onun için yeni bir sayfanın açılmasına neden olmuş ve artık Mısır’da kalmasının mümkün olmadığını göstermiştir. Bunun üzerine Medyen’e hicret etmek zorunda kalmıştır.
Söz konusu hadise hem Eski Ahit’te hem de Kur’ân-ı Kerim’de yer almaktadır. Genellikle Eski Ahit’te kıssalar daha ayrıntılı biçimde aktarılırken, bu olayın Kur’ân’da daha detaylı anlatıldığını görüyoruz.
Bugünkü yazımda, önce Eski Ahit’teki ve Kur’ân’daki anlatımı karşılaştıracağım. Ardından, Kasas suresinde detaylı anlatılan bu bölümün Kur’ân’ın indiği döneme ve sonrasına hangi dersler verdiği üzerinde durmaya çalışacağım.
Eski Ahit’te şöyle anlatılır:
“Musa büyüdükten sonra bir gün soydaşlarının yanına gitti. Yaptıkları ağır işleri seyrederken bir Mısırlı’nın bir İbrani’yi dövdüğünü gördü. Çevresine göz gezdirdi; kimse olmadığını anlayınca, Mısırlı’yı öldürüp kuma gizledi. Ertesi gün gittiğinde, iki İbrani’nin kavga ettiğini gördü. Haksız olana, “Niçin kardeşini dövüyorsun?” diye sordu.
Adam, “Kim seni başımıza yönetici ve yargıç atadı?” diye yanıtladı, “Mısırlı’yı öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun?” O zaman Musa korkarak, “Bu iş ortaya çıkmış!” diye düşündü. Firavun olayı duyunca Musa’yı öldürtmek istedi. Ancak Musa ondan kaçıp Midyan yöresine gitti.”[1]
Kasas suresinde ise şöyle anlatılır:
“Halkının (kendisinden) habersiz olduğu bir sırada şehre girdi, orada biri kendi taraftarlarından, öbürü de düşmanlarından olan iki adamın dövüştüklerini gördü. Kendi taraftarlarından (şiasından) olan, düşmanlarından olana karşı Musa’dan yardım istedi. Musa da ötekine avucunun içiyle vurarak onun işini bitirdi. (Sonra): “Bu dedi, şeytanın işindendir. O, gerçekten apaçık, şaşırtıcı bir düşmandır. Rabbim, ben nefsime zulmettim, beni bağışla! dedi. (Allah) onu bağışladı. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Rabbim, dedi, bana lutfettiğin nimetler hakkı için artık bir daha suçlulara arka olmayacağım. Şehirde korku içinde (sonucu) gözetleyerek sabahladı. Bir de baktı ki dün kendisinden yardım isteyen (İsrailoğullarından olan kişi), yine kendisinden yardım istiyor. Musa, ona: “Belli ki sen bir azgınsın!” dedi. Nihayet (Musa) ikisinin de (kendisinin ve yardım isteyenin) düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, o dedi ki: “Ey Musa, dün bir canı öldürdüğün gibi şimdi de beni mi öldürmek istiyorsun? Sen yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun, arabuluculardan olmak istemiyorsun.”[2]
İki anlatım arasında ilk bakışta şu farklılıklar göze çarpmaktadır:
- Eski Ahit’te olay, bir Mısırlı ile bir İsrailli arasında geçen kavga olarak sunulmaktadır. Bu yönüyle, iki farklı ırkın mensupları arasındaki çatışma ön plana çıkmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de ise hadise, aynı inanç etrafında birleşmiş iki dostun, ortak düşmanlarına karşı verdikleri bir mücadele şeklinde aktarılmaktadır. Makul ve ikna edici bir biçimde izah edilemediği takdirde, Eski Ahit anlatısına insan eliyle müdahale edildiği ve özellikle Yahudilikteki “seçilmiş ırk” anlayışının izlerini taşıdığı yönündeki kanaati güçlendirecektir.
Kur’ân’daki “şi‘atihi (taraftarlarından)” ifadesi, Musa’nın (a.s) resul olarak görevlendirilmeden önce de İsrailoğulları’ndan kendisine bağlı taraftar ve yardımcıları bulunduğunu gösteriyor. Firavun ve hükümetine karşı duracak bir çekirdek topluluk olarak onları seçmiştir. Öyle ki, İsrailoğullarından olan kişi Musa’yı (a.s) görür görmez hemen tanımış ve düşmanına karşı yardıma çağırmıştır. Aralarında önceden bir bağlantı olmasaydı, Firavun sarayında prens konumundaki Musa’yı (a.s) neden çağırsın?
Şia kelimesinin sözlük anlamı da Musa’nın (a.s) insanları hakka davet ettiğini göstermektedir. Şin, ya ve ayn harflerinden oluşan “şâ’e/شَاع” kelimesinin bütün türevlerinde genişleme anlamı vardır. Nitekim TDK’ya göre şayia, yayılmış haber, yaygın söylenti, duyultu demektir.[3] Şia ise özel bir düşünce ve görüşte genişlemeyi ve bu fikri genişleme altında toplanmış topluluğu ifade eder. Dolayısıyla Musa’nın (a.s) şiasından olması, onun düşünce dairesinin içinde ve nübüvvet nurunun gölgesinde olduğunu gösterir.[4]
Musa (a.s) İsrailoğullarından olan kişiye yardım etmek ve zalim düşmanın elinden onu kurtarmak için gelmişti. Rivayete göre o düşman, Firavun’un sarayında çalışan bir aşçıydı. İsrailoğullarından olan kişiye, saraya odun taşımasını emretmiş ve zorla çalıştırmak istemiştir.
- Eski Ahit’te Musa’nın (a.s) şehre iniş sebebi anlatılırken, Kur’ân’da şehre iniş zamanı anlatılmıştır. İki anlatım birbirini tamamlar niteliktedir. Demek ki Musa (a.s) İsrailoğullarından olan kardeşleriyle buluşmak için saraydan çıkmış ve bunun için de insanların gaflette olduğu bir zamanı seçmişti. İsrailoğulları dosyası Firavun sarayının en hassas davası olduğu için, Musa (a.s) halkıyla görüşmeye gittiği zaman elbette özel zamanlarda, kimsenin fark edemeyeceği vakitlerde gitmeliydi.
Kur’ân’daki “Ahalisinin gaflet içinde olduğu bir vakitte” ifadesinden kasıt, insanların işlerinden dinlenmeye çekildikleri bir zamandır. O sırada şehir dikkatle gözetlenmezdi. Ama bu vakit hangi zaman dilimiydi?
Bazılarına göre bu, gecenin ilk vaktidir. Çünkü insanlar o sırada işlerini bırakır, dükkânlarını ve çarşılarını kapatır, dinlenmeye ve uyumaya hazırlanırlardı. Bir kısmı gezmeye çıkar, bir kısmı başka yerlere giderdi. İşte bu zaman, bazı rivayetlerde “gaflet saati” diye anılır.
Çoğu zaman cinayetler, fesatlar ve ahlâkî sapmalar gecenin ilk saatlerinde meydana gelir. Bu vakitlerde insanlar ne çalışmakta ne de uyumaktadır. Genellikle bütün şehri saran bir gaflet hâli söz konusudur. Fesat odakları da daha yoğun bir şekilde faaliyete geçer.
“Gaflet saati”nin öğle sonrasında, insanların işlerinden kısa süreli dinlenmeye çekildiği vakit olduğu da söylenmiştir. Ancak ilk yorum (akşam ile yatsı arası) daha uygun görünmektedir.
- Kur’ân’a göre Musa (a.s), kendiliğinden olaya karışmamıştır. Yardım istendiği için gitmiştir. Oysa Eski Ahit’teki anlatıma göre, kavgayı görünce intikam için fırsata çevirmiştir.
- Eski Ahit’e göre Musa (a.s) sağa sola bakmış, başlangıçtan itibaren zaten Mısırlıyı öldürmeye karar vermişti. Ancak Kur’ân’daki anlatıma göre öldürme kastı yoktu. Kur’ân’da “katale” fiili yerine “vekeze” fiilinin kullanılmasında şöyle bir incelik vardır. Musa (a.s) avucunun içiyle adama vurmuştur. Bu darbenin etkisiyle ölmesi gerekmez. Bir yere çarparak mı veya düşerek mi öldüğü açıkça belirtilmemiştir. Halbuki Musa’nın vurmasıyla bunlar da mümkündür.
- Kur’ân’da adamı toprağa gömme olayı geçmemektedir.
- Eski Ahit’te Musa’nın (a.s) tövbesine değinilmemişken Kur’ân’da onun tövbesi açıkça bildirilmiştir.
- Kur’ân’a göre sonraki gün Musa’dan (a.s) yardım isteyen kişi, aynı kişidir. Ancak karşısında yardım istediği kişinin İbranî olup olmadığını belirtmez. Eski Ahit’e göre her ikisi de İbranî idi.
Olayın devamından bahseden ayetlerden de anlaşılacağı üzere, Musa’nın (a.s) amacı Mısırlıyı öldürmek değildi. Ancak bu durum, Firavun ve adamlarının cezayı hak etmediği anlamına gelmez.
Yine de yaşananlar, gelecekte Musa (a.s) ve kavmi için sıkıntılı sonuçlar doğuracağı için büyük bir üzüntü duydu ve ayette de bildirildiği şekliyle şöyle dedi:
“Bu, şeytanın işindendir. O, gerçekten apaçık bir düşmandır ve insanı yoldan çıkarmak ister.”[5] Bir başka ifadeyle, Mısırlılar daha ağır cezaları hakketseler de Musa (a.s), yalnızca Mısırlıyı İsrailoğullarından olan kişiden uzaklaştırmak istemişti. Fakat o dönemin şartları böyle bir müdahaleye uygun değildi.
Dolayısıyla Musa’dan (a.s) bir günahın sadır olduğu sonucu çıkarmamız gerekmez. O, yalnızca “evlâ olanı terk” etmiştir. Yani böylesi bir meselenin ortaya çıkmaması için daha ihtiyatlı yollar denenebilirdi. Rabbinden bağışlanma ve yardım dileme sebebi de evlâ olanı terk etmekten dolayıdır. Allah (c.c) ise lütfu ve ilmiyle onu kuşatarak bağışladığını bildirmiştir.
Bunun için Musa (a.s), Allah’ın lütfuyla kurtulduğunda şöyle demişti:
“Rabbim! Madem bana nimet verdin, beni düşmanların elinden kurtardın ve hayatımın başından şimdiye kadar bana türlü ihsanlarda bulundun, artık ben asla suçlulara destekçi olmayacağım. Zalimlere yardımcı olmayacağım.”[6]
1- Musa’nın bu işi, ismet (Peygamberlerin günahsızlığı) ile çelişmez mi?
İsmet sıfatıyla bağlantılı olarak konunun ele alınması, bu olayın aslından (Kıpti’nin ölmesi) daha çok Musa’nın (a.s) kullandığı; “Bu, şeytanın işindendir” ve başka bir yerde: “Rabbim! Ben kendime zulmettim; beni bağışla” ifadelerinden kaynaklanmaktadır. Çünkü zulmeden Kıptiler ve bozguncu Firavunlar, İsrailoğullarından binlerce çocuğu öldürmüş, İsrailoğullarına karşı hiçbir suçtan çekinmemişlerdi. Onların, İsrailoğulları nazarında hiçbir değerleri kalmamıştı.
Öyleyse bu ifadeleri, peygamberlerin – risaletten önce bile – sahip oldukları ismet (günahsızlık) sıfatıyla nasıl bağdaştırabiliriz?
Masumiyet inancında olanlara göre, yukarıda da belirttiğimiz gibi ortada bir günah yoktur. Musa’nın (a.s) yaptığı yalnızca “terk-i evlâ” (daha uygun olanı terk etme) kabilindendir. Yine de Kıpti’ye vurmadan önce daha ihtiyatlı davranıp, onu uzaklaştırmanın başka yollarına da başvurabilirdi. Dikkatli bakınca, aslında Kur’ân’daki kelimeler arasındaki nüanslar da bize önemli ipuçları vermektedir. Mesela, sadece tutabilirdi. Nitekim ikinci gün tekrar yardıma çağrılma durumu anlatılırken Kur’ân’ın kullandığı lafız değişmektedir. Kur’ân bu defa “Batş/yakalama” fiilini kullanarak şöyle ifade etmiştir: “Nihayet (Musa) ikisinin de (kendisinin ve yardım isteyenin) düşmanı olan adamı yakalamak isteyince…”[7] Ayetin ifadesi Musa’nın (a.s) adamı yakalamak için harekete geçtiğini göstermektedir.
Musa (a.s) yaptığı yüzünden kendisini sıkıntılı duruma sokmuştur. O gece saraya dönmemiş, ardından olayın ifşa olması üzerine Mısır’ı terk etmek zorunda kalmıştır. Çünkü bir Kıpti’nin öldürülmesi kolay affedilecek bir mesele değildi ve Firavunlar bunu asla görmezden gelmezlerdi.
Bilmeliyiz ki terk-i evlâ, özünde haram olan bir iş yapmak demek değildir. Sadece daha önemli ve daha faziletli bir davranışı terk etmek anlamına gelir. Yani bir yasak işlenmiş olmaz. Adem’e (a.s) benzer öğüt verilmiştir: “Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.”[8] Yaklaşırsanız günaha girersiniz demek değildir. Sıkıntı yaşarsınız demektir.
Kıssanın verdiği bazı dersler:
Suçluları desteklemek ve zalimlere yardım etmek en büyük günahlardandır.
İslam fıkhında “günaha yardım” ve “zalimlere destek olma” konusunda geniş açıklama ve çok sayıda hadis vardır. Bunlar, zalimler ve suçluları desteklemenin en büyük günahlardan biri olduğunu ve böyle yapanların onların kötü akıbetine ortak olacağını göstermektedir.
Firavunlar sayıca az olsalar da ancak toplumun desteğiyle “Firavun” haline gelirler. Etraflarında toplanan zayıf karakterli insanlar ve fırsatçıların yardımıyla güçlenirler. Bu kişiler onların kolları ve kanatları olurlar. Kur’an-ı Kerim, Firavunları güçlendirmemek için ölümsüz bir ilke koymuştur: “İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.”[9] Yine Kur’an, oldukça hassas bir ölçü koymuştur. Yalnızca zalimlere yardım ve desteği bırakmayı değil, en ufak bir meyli dahi yasaklamıştır: “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size ateş dokunur.”[10]
Burada “rukûn” (meyletmek) ister kalben bir eğilim anlamında olsun ister fiilî yardım ister rıza ve sevgi göstermek şeklinde olsun isterse de onlara iyilik dilemek şeklinde olsun fark etmez. Hepsi de yasaklanmıştır.
Bazı kimseler bir âlime dediler ki:
“Filanca kişi falan zalimin kâtibi olmuş. Onun için sadece gelir-gider (hesap işleri) yazıyor. Kendi ve ailesinin hayatı bu işten elde ettiği kazanca bağlı. Aksi takdirde o ve ailesi şiddetli bir fakirliğe düşecekler.”
Bunun üzerine âlim şu cevabı vermiş: “Salih kul Musa’nın (a.s) şu sözünü duymadınız mı? “Rabbim! Madem bana nimet verdin, artık ben suçlulara yardımcı olmayacağım.” (Kasas, 17)[11]
Kur’ân’da Mısırlının ölümünden bahsedilmesi, Mekkeli Müslümanlar için ne anlama geliyordu?
Musa (a.s) kıssasının Mısırlının ölümüyle ilgili bölümü ile Mekke dönemindeki Müslümanların durumu arasındaki bağlantı, zulümle mücadele yöntemine dair faydalı dersler içermektedir.
Kasas Suresi Mekke döneminde nazil olmuştur. Haliyle bu surenin ilk muhataplarına verdiği bir mesajı vardı. Çünkü nüzul ortamında yaşananları, aynı zamanda ayetlerin gerçek hayattaki ilk tatbikat örnekleri olarak değerlendiriyoruz. Kıpti’nin ölümü ve sonrasında yaşananların, ilk önce Mekke’nin firavunlarından ağır eziyet çeken Müslümanlara vermek istediği önemli dersler vardı.
Peygamber Efendimiz (s.a.a) de Musa (a.s) gibi zaman zaman ashabına yapılan işkencelere şahit oluyordu. Ancak onun, Musa (a.s) gibi müdahale ettiğine rastlamıyoruz. Onlara sabır tavsiye ediyordu. Buna rağmen, Mekke’deki Müslümanlar müşriklerin saldırıları karşısında sabretmekte zorlanıyor, bazen karşılık verme arzusu taşıyorlardı. “Daha ne zamana kadar Mekkeli müşriklerin yaptıklarına sessiz kalacağız?” şeklinde, dert yananlar oluyordu.
İşte Kasas Suresi, Musa’nın (a.s) başına gelenleri örnek vererek zalimlere karşı zaferin yolunu ve bu yolda izlenmesi gereken ilkeleri öğretiyordu.
Bu sure, Allah’ın (c.c) kudretini ve kullar üzerindeki planını gözler önüne sererken, Müslümanlara da umut ve sabır aşılıyordu. Nitekim Allah (c.c), Hz. Musa’yı (a.s) annesinden ayırmış, sonra tekrar ona kavuşturmuştur. Musa’yı (a.s) önce Medyen’e göndermiş sonra tekrar Mısır’a geri döndürmüştü. Aynı şekilde, Peygamberimiz (s.a.a) ve arkadaşları da Mekke’yi terk ettiklerinde, Allah’ın (c.c) onları da tekrar Mekke’ye döndürmeye kadir olduğu müjdesi veriliyordu. (Veysel Çelik - Hürseda)
[1] Mısır’dan Çıkış, 2/11-15. https://kutsalkitap.info.tr/?q=cik%202:%2011-17
[2] Kasas, 28/15-19.
[3] https://sozluk.gov.tr/
[4] Bkz. el-Mustafavî, et-Tahkîk fî Kelimâti’l-Kur’âni’l-Kerîm, VI, 200.
[5] Kasas, 28/16.
[6] Kasas, 28/17.
[7] Kasas, 28/19.
[8] A’raf, 7/19.
[9] Maide, 5/2.
[10] Hûd, 11/113.
[11] Ayetler hakkındaki yorumlar için bkz., Nâsır Mekârim Şîrâzî, el-Emsel fî Tefsiri Kitabillah, XII, s. 197-203.












