İmam Hamaney Neden Film İzlemeye Zaman Ayırır?
İmam Hamaney, kendisiyle yapılan bir görüşmede şöyle bir açıklama yaptı: “Hz. Musa (a.s.) filmini izledim, mükemmeldi. İnşallah aynı şekilde devamını da çekersiniz. Film harikaydı, Allah’a şükürler olsun. Filmi izlerken keyif aldım hem de böyle bir çalışmanın ortaya çıkmasından mutluluk duydum.”
Onun bu açıklamalarıyla bağlantılı olarak, üzerinde düşünülmesi gereken birçok soru akla gelmektedir:
İsrail’den her gün suikast tehdidi alan, ülkesinin parçalanmasına dair sürekli yeni hesaplar yapılan, bu uğurda milyarlarca dolarlık maliyetlerden ve her tür silahı kullanmaktan çekinmeyen, gözü dönmüş iç ve dış odaklara rağmen, nasıl olur da bir dini lider -bir iki saat dahi olsa- film izlemeye zaman ayırır ve gündeminde bu konuya yer verir? İmam’ın başka açıklamalarına bakıldığında medya, sinema vb. alanlardaki çalışmaların, en az füze ve nükleer enerji alanındaki çalışmalara eşdeğer olduğunu ve düşmanı daha fazla rahatsız ettiğini savunduğu görülür. Peki, neden bu alandaki çalışmalara diğer cephelerdeki çalışmalar kadar -hatta daha fazla- önem atfediyor?
İranlı sanatçıların sinema alanındaki kıymetli çabaları, İslam dünyasında uzun süredir hissedilen önemli bir boşluğu doldurmaya yönelik samimi adımlardır. Ne yazık ki İslam aleminde, Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) ve diğer peygamberlerin hayatlarını nitelikli biçimde konu alan filmler yeterince üretilememiştir. Derinlemesine düşündüğümüzde, bu durum büyük bir eksikliktir. Koca bir İslam dünyasının, kendi peygamberlerinin ve tarihinin filmlerini hakkıyla ortaya koyamaması, bir utanç vesilesi olmalıdır.
Bu utançla birlikte, herhangi bir üretimde bulunmadan, “Çocuklarımızı ve gençlerimizi kaybediyoruz” diye yakınmaya ne kadar hakkımız var, sorgulamak gerekir. Maalesef, eğitimcilerin ve vaizlerin ortaya koyduğu çözüm önerileri çoğunlukla boykot, perhiz, sakınma ve uzak durma şeklinde, savunmaya dönüktür. “Aman çocuklarınıza telefon vermeyin!”, “Ekranlardan uzak tutun!”, “Şu tehlike var, bu tehlike var…” Ancak bu çağrılar, gençlerin dünyasına nüfuz edebilecek güçlü alternatifler sunulmadığı sürece etkili olamayacaktır. Üstelik bu tavsiyelere uymak mümkün mü? Ne kadar direnebiliriz? Dahası başarsak bile bu çözüm olur mu? Çocuklarımız kendi çağlarından geride kalmazlar mı?
Öyleyse başka çözümler üretmek zorundayız. Çocuklarımızın ilgisini çekecek oyunlar, faydalı çizgi filmler, ailelerin birlikte izleyebileceği diziler ortaya koymamız gerekir. Alternatifler üretmeden gençlerimizden ne bekleyebiliriz? Türkiye özelinde düşündüğümüzde hâlâ kendi tarihinin filmini yapamamışken neden yakınabiliriz?
Sadece sohbetler yapmak, konferanslar ya da mitingler düzenlemek, sosyal medyada birkaç süslü tweet atmakla tebliğ görevimizi yerine getirmiş olmuyoruz. Eğer yalnızca konuşmakla bir şeyler değişseydi, bugün Türkiye’nin tamamının tesettüre girmiş olması gerekirdi. Ama tam tersi oldu. Tesettürün durumu ortada.
Peki bu noktaya nasıl geldik? Bunun nedenini sormamız gerekmez mi? Elbette sormalıyız. Çünkü alacağımız cevap, konumuzun özünü anlamamıza yardımcı olacaktır. Zira sorunun aslı aynıdır. O da; uygun şartları oluşturmadan işlerin sağlıklı biçimde gelişmesini ve rayına oturmasını beklemektir.
Tesettür, başörtüsüne ve dış elbiseye indirgenip dar bir çerçeveye sıkıştırıldığı için, bugün karşılaştığımız tuhaf manzaralar kaçınılmaz hale gelmiştir. Oysa tesettür sadece bir kıyafet meselesi değildir. Uygun bir zeminde gelişir, o zemin yok olduğunda ise yavaş yavaş solar.
Kelimeler ve kavramlar da böyledir: Eğer dayandıkları zemin kaybolursa, zamanla anlamlarını yitirirler. Örneğin, eskiden herkesin aşina olduğu “ibrik” kelimesi bugün birçok genç tarafından bilinmiyor, çünkü artık o kültürel zemin kalmadı. Aynı şekilde “harman dövme”, yeni neslin dünyasında bir karşılık bulmuyor. Çünkü zemin kaybolduğunda kelimeler de anlamını yitirir.
Tesettürün zemini yok edildiğinde, onun zayıflaması son derece doğaldır. Çözüm, sadece yakınmak ya da sitem etmek değildir. Çözüm, tesettürün hayat bulabileceği, yolunda sağlıklı biçimde ilerleyebileceği zemini inşa etmektir. Bu zemin, tesettüre uygun mimari anlayış, şehirleşme planları, sosyal alanların dizaynı, dinlenme yerlerinin hazırlanması, yolculuk imkânları ve uygun çalışma ortamları geliştirilerek güçlendirilebilir.
Hanımı çarşaflı olan bir müteahhidin yaptığı evde, kendi eşiyle balkona çıkıp rahatlıkla çay içememesi ironiktir. Ancak, haremlik-selamlık anlayışı, toplumsal yapıya ve fiziksel mekâna yansıtılmadan, yalnızca kadının örtünmesine indirgendiğinde başka bir sonuç bekleyemeyiz. Tesettür anlayışı mimariye taşınmadığı sürece, insanlar camdan çok perdeye muhtaç olmaya devam edeceklerdir.
Tesettür meselesinde olduğu gibi, altyapıyı hazırlamadan; nesillerimizin uygun olmayan yayınları izlemesinden gece gündüz yakınmanın anlamı yoktur. İşte İmam Hamaney’in bunca önemli işleri arasında bir filme yer vermesinin sebebi, bu alanın boşluk kabul etmemesinden dolayıdır.
İmam yukarıdaki açıklamalarıyla; bugüne kadar açık bırakılan bir alanı doldurmak için yoğun bir çaba içerisine girmeleri gerektiğine dikkat çekmiştir.
İmam’ın, onca hayati mesele arasında bu konuya parmak basmasında hem Ehli Kitap mensuplarına hem de İslam dünyasına üstü kapalı bir meydan okuma vardır.
Ehli Kitaba meydan okuması şöyle düşünülebilir: Ey Ehli kitap! Sizin alimlerinizin yorumuna dayanarak yapılmış Musa’nın (a.s) filmini izleyen bir genç, onu rol model olarak kabul edebilir mi? Musa (a.s) veya İsa (a.s), bizim filmlerimizdekine mi yoksa sizinkilere mi çok uyuyor?
İslam alemine meydan okuması da şu şekilde düşünülebilir: Ehli Beyt kaynaklarına dayanarak ortaya koyduğumuz filmleri herkese izletebiliyoruz. Herhangi bir rahatsızlığımız veya korkumuz yoktur. Peki siz kaynaklarınızdaki bilgilerin filmini yapabilir misiniz? Yaptığınız takdirde gençlerinize izletebilir misiniz?
Ey İslam Alemi! Neden sahih kaynaklarınızdaki rivayetlerin filmini yapmıyorsunuz? Özellikle, ey İbn Teymiyye takipçileri! Elinizdeki bilgilerle Peygamberimizin (s.a.a) filmini çevirebilir misiniz? Çevirseniz bile nasıl karşılanacak? Acaba Avrupa’da çevrilen peygamber filmlerinden farklı bir şey ortaya çıkarabilir misiniz?
Bana kalırsa çıkmaz, çünkü İbn Teymiyye, Peygamberlerden bütün meziyet ve faziletleri alıp onları, sadece Allah’ın (c.c) emirlerini ileten bir postacı haline getirmiştir. Bu yönüyle bence pozitivistlerle İbn Teymiyye takipçileri, farklı gerekçelerle aynı kapıya çıkmışlardır. Pozitivistler bilimsel metodu gerekçe göstererek onlar da bidate girmemeyi gerekçe göstererek aynı sonuca ulaşmışlardır. Mesela İbn Teymiyye, Efendimizin (s.a.a) kabrini ziyaret için sefer yapan kişinin, yolculuktaki ruhsatlardan yararlanamayacağı yönünde fetva vermiştir. Bidatten sakınmak adına bunu yapmıştır.
Oysa eğer bu fetvayı basit bir sahneye aktarabilseydik, onun fetvasının şu anlama geldiğini görecektik: Ona göre, Peygamberin (s.a.a) kabrini ziyaret için yolculuk yapmakla zina için yolculuk yapmak ya da adam öldürmek için yolculuk yapmak aynı kefede değerlendirilmiştir. Çünkü cumhûru’l-ulemâya göre zina, adam öldürme gibi günah amaçlı yolculuk yapanlar, namazı kısaltma, oruç tutmama gibi ruhsatlardan yararlanamazlar. Her ne kadar Hanefiler bu görüşe katılmasalar da ulemanın geneli bu yönde fetva vermiştir.
Kaynaklarımızdaki bilgileri sinemaya aktarmak aynı zamanda tarihimizle yüzleşmemize de yardımcı olur. Müslümanlar, geçmişte ve günümüzde yaptıklarını, gelecekte yapmak istediklerini sinemaya aktarabilselerdi, kendi hallerini çok daha iyi görebilir, eksikliklerini daha kolay fark edebilirlerdi.
Sinemaya önem vermek geleceğimizi görmemizi sağlar. Amerika 20 yıl sonra yapmak istediklerinin önce filmini çeviriyor. Planlarının eksi ve artılarını önce sahnede görüyor. Hollywood’da teknolojinin bugün ulaşacağı boyutları gösteren, yıllar önce çekilmiş filmlerin sayısı çoktur.
Yapacaklarını önceden sahnelediği için Batı’nın, 20 yıl sonraki vizyonunu görme imkânı bulabiliyoruz. İslam aleminin bence en büyük eksikliği buradadır. Önderlerimizin çoğunun geleceğe dair sahneleyebileceği bir vizyonu yoktur. Üstelik elimizde dünyanın geleceğine dair binlerce rivayet olmasına rağmen, bu yönde içimizi ferahlatacak bir şey ortaya koymuş değiliz. Elimizde Gazze’nin, İran’ın, Türkiye’nin… 20 yıl sonrasına dair bir film var mı? Ya da 20 yıl sonra İsrail’in durumunu resmeden bir filmimiz var mı? İmam Mehdi’nin (a.s), İsa’nın (a.s) yeryüzüne gelişini, en azından sahne düzeyinde görmemizi sağlayan filmlerimiz var mı?.. Filmini yapamadığımız bir geleceğe doğru sağlam adımlarla yürüyemeyiz. Sahne düzeyi pratiğin ilk adımı sayılır.
Batı, bu konuda büyük mesafe katetmiştir. Ortaya bir fikir ya da proje konulduğunda, onun en azından bir maket ya da prototip düzeyinde somutlaştırılabilmesi beklenir. Üstelik sadece teknik alanda değil, felsefî ya da dinî bir iddia ortaya atıldığında da, bunun gerçek hayatta neye karşılık geldiğinin açıkça gösterilebilmesi beklenir. Kısaca eldeki bilginin somutlaştırılması ve onunla problemlerin çözülmesi beklenir.
Batı’da bilimsel ve felsefi çalışmalar sadece teorik düzlemde ilerlemez. Felsefî bir iddianız varsa, bunu en azından bir simülasyon, kısa film ya da animasyon düzeyinde bile olsa somutlaştırmanız, yani gerçek hayattaki karşılığını gösterebilmeniz beklenir.
Mesela mühendislik eğitiminde, termodinamik, statik ya da akışkanlar mekaniği gibi dersleri almış olmanız tek başına yeterli sayılmaz; bu bilgileri günlük hayatta nasıl kullandığınız önemlidir. Hatta bir dersi almışsanız, çoğu zaman onu uygulayıp uygulamadığınızı sorma gereği duymazlar. Sizi, zaten yapabilir olarak kabul ediyorlar.
Bu yüzden Batı’da yapılan iş görüşmelerinde, ortaokul düzeyinde fen ve matematik bilgisine sahip, ama meslek eğitimi almış biri, çoğu zaman Türkiye’den gelen bir üniversite mezununa tercih edilebiliyor. Çünkü onlar için önemli olan sadece bilgi değil, bilginin ne kadar hayata aktarılabildiğidir.
Türkiye özelinde değerlendirdiğimizde farklı bir işleyişle karşı karşıyayız. Mühendislik fakültelerinin çoğalmasıyla övünürüz, ancak mezun olan öğrencilerin bilgilerini pratiğe aktaracağı ortam var mı yok mu, sormayız. Oysa Almanya gibi ülkelerde, okulda İngilizce dersi alan bir öğrenci bu dili kullanabilecek yeterliliğe ulaşmış demektir. Kant felsefesini okumuş birisi, sokakta yanlış park edeni -babası da olsa-, çekinmeden polise haber verir, demektir…
Bence Batı toplumlarının en belirgin özelliklerinden biri, anlatılan bir fikrin ya da iddianın pratikteki karşılığını aramalarıdır. Bu nedenle, din adına kendilerine sunulan söylemlerin gerçek hayattaki etkisini henüz deneyimlemeden önce, bu söylemlerin sahnedeki yansımalarını görerek bir kanaat geliştirirler.
Onlar Peygamberlerin, en düşük insanlardan daha kötü anlatıldığını gördüler. Onlardan bütün meziyetler alınarak filmleri yapıldı. Peygamberleri, meziyetleri ellerinden alınmış, neredeyse sıradan bir insanın bile tenezzül etmeyeceği davranışlar sergileyen kişiler olarak gördüler. Bu anlatımları izleyen Batılı bir izleyici, haklı olarak şu soruyu sordu:
“Eğer bu bir peygamberse, ben neden onun ardından gideyim? Ben bile daha ahlaklı yaşıyorum.”
İranlı sanatçılar ise Ehlibeyt’i referans alarak peygamberlerin hayatlarını sinemaya aktarmaktadırlar. Bu durum, İmam Hameney’in Batı’ya kültürel anlamda bir meydan okuması şeklinde de yorumlanabilir. Çünkü İran sinemasının sunduğu peygamber modeli, Batı toplumlarının da benimseyebileceği, hayranlık duyabileceği bir örnektir. Bu filmler farklı dillere çevrilip yayıldıkça etkileri daha da görünür hale gelecektir.
Belli ki İmam Hamaney yaptığı açıklamalarla fikirsel ve kültürel savaşa büyük önem veriyor. İran’ın Gazze’ye destek konusundaki net duruşu, İslam aleminde olduğu gibi Batı’daki vicdan sahibi insanlar tarafından da artan bir teveccühle karşılanıyor. İmam Hamaney, bu yoğun teveccühün beraberinde ağır bir sorumluluk getirdiğinin farkındadır. Çünkü, insanların İran’dan beklentileri artacaktır. İran İslam inkılabı bu beklentileri karşılamadıktan sonra, füzelerle düşmana galip gelmesinin bir anlamı kalamayacağının bilincindedir.
İmam’ın yukarıdaki açıklamaları bir öz eleştiri olarak da okunabilir. Ey İran halkı! Ey İslam alemi! Ey insanlık! Dünya müstekbirlerine kafa tutuyoruz, ancak onlara alternatif olarak nasıl bir dünya sunduğumuzu ortaya koymuş değiliz. Buna dair henüz bir filmimiz bile yok. 20 yıl sonra nasıl bir dünyayla karşılaşacağımıza dair bir vizyonumuz yok. Varsa da bunu gösteremeyecek kadar aciz durumdayız. (Veysel Çelik - Hürseda)












