Dücane Cündioğlu’nun Fil Vakası Hakkındaki Yorumu Kabul Edilebilir mi?
“Bilim, Kur’an, Mucize: Fil Suresi” başlıklı YouTube konuşmasında Dücane Cündioğlu, bir metni anlamadan önce o metnin bahsettiği olguyu doğru şekilde kavramamız gerektiğini vurgulamıştır. Bu bağlamda, dini kaynaklarımızdaki anlatıların söz konusu olayı ne ölçüde isabetli biçimde aktardığını değerlendirmiş ve bu kaynaklardaki açıklamalara bazı eleştiriler yöneltmiştir.
Bu yazıda, konuşmanın merkezine yerleştirdiği şu iddiası üzerinde durmak istiyorum: Kur’ân’da Ehl-i Kitap, Müslümanlara müşriklerden daha yakın bir konumda gösterildiği hâlde, Tanrı neden Ehl-i Kitap mensubu Ebrehe’nin ordusuna karşı müşrik Mekkelilere yardım etmiş olsun?
Cündioğlu’nun iddiasını şöyle özetlemek mümkündür: Cahiliye dönemindeki Kâbe, bir tevhid mabedi değil, bir şirk mabediydi. Mekke halkı da müşrikti. Peki Tanrı neden Ehli Kitap olan Ebrehe’ye karşı, müşrik bir halkı savunsun? Demek ki Tanrı, Mekkelilerin şirkini önemsememiştir. Oysa Kur’ân’daki Rum Suresi 2. ayetine göre Müslümanlar, Hristiyan Rumların müşrik Sâsânîler karşısında galip gelmesine sevinmişlerdir. Kur’ân’da Ehli Kitap, Müslümanlara müşriklerden daha yakın olarak gösterilmiştir. Tarihî kaynaklarımızdaki bilgiler öncelikle Kur’ân’a uymuyor. Onun bu iddialarına iki açıdan itiraz etmek istiyorum.
“Allah’ın (c.c) Hristiyanlara karşı Müşriklere yardım ettiği” iddiası bize göre doğru değildir. Doğru olduğu varsayıldığı takdirde bile, başka bir sorunla karşılaşırız. O da, Mekke halkının müşrik olup olmadığı konusunun tartışmalı olmasıdır. Sünni kaynaklara göre Mekke halkının tamamının müşrik olduğu kabul edilebilir. Ancak Şii kaynaklara göre, Kâbe Abdulmuttalib’in duaları vesilesiyle kurtulmuştur. Abdulmuttalip de tevhit ehli olduğuna göre Allah’ın (c.c) yardımı, Ebrehe’ye karşı müşrik bir halka değil, müminleredir.
Sünnî kaynaklardaki yaygın anlatıma göre, Hz. İbrahim’in (a.s) oğlu İshak’ın (a.s) soyundan ardı ardına peygamberler gelmiş ve bu nesil, tevhid inancı açısından verimli bir sülale olarak sunulmuştur. Buna karşılık, İsmail’in (a.s) soyundan ise Hz. Muhammed’e (s.a.a) gelinceye kadar tevhid inancı açısından öne çıkan kayda değer bir şahsiyetin çıkmadığı, bu soyun uzun süre “çorak” kaldığı yönünde bir algı oluşturulmuştur.
Ehli Beyt kaynaklarına gelince İsmail’in (a.s) soyu da üretken bir sülale olarak anlatılmıştır. Hz. Peygamber’in (s.a.a) ataları tevhid ehli kimselerdi. Hatta Kâbe’nin korunması, Abdülmuttalib’in ihlâsı ve Allah’a olan bağlılığı sayesinde gerçekleşmiştir.
Dolayısıyla yukarıdaki iddiaları doğru kabul ettiğimiz takdirde, bütün Müslümanlara mal edilecek bir açıklama tarzı olamaz. Ehli Sünnet kaynaklarına göre Mekke halkının şirk ehli olduğu kabul edilse de Şia açısından kabul edilemez.[1]
Dücane Bey’in üslubuna dair şöyle bir soru da yöneltmek istiyorum. Felsefeyle çok ilgilenen birisi olarak, tefsirde sık sık Elmalılı’ya atıfta bulunacağına neden Allame Tabâtabâî’ye atıfta bulunmaz? Mesela daha önceki konuşmalarının birinde, Bakara suresinin 2. ayetinde “hâze’l kitap/bu kitap” yerine neden “zâlike’l-kitabu/şu kitap” şeklinde bir ifade kullanıldığını gündeme getirirken, eğer Tabâtabâî’nin Kur’ân’ın iniş sürecine dair açıklamalarını okumuş olsaydı, o kadar iddialı konuşabilir miydi?
Bence Cündioğlu, Şii kaynaklarını yok sayarak veya önemsemeden iddiada bulunmakla, sadece Abdulmuttalib’in mümin oluşuna dair Ehli Beyt kanalıyla gelen rivayetlerin sağlamasını yapmıştır.
Cündioğlu’nun asıl tartışılması gereken iddiası şudur: Kur’ân’da Ehl-i Kitap, Müslümanlara müşriklerden daha yakın gösterildiği hâlde, Allah’ın (c.c) neden müşrikler yerine Ehl-i Kitap’a müdahalede bulunduğu bir çelişki gibi sunulmaktadır. Ona göre, düşman olarak müşrikler varken Ehl-i Kitap’ın hedef alınması, Kur’ân’ın genel yaklaşımıyla uyuşmamaktadır.
Şimdi, Cündioğlu’nun sıkça vurguladığı “bir metni anlamak için, olgunun bilgisine de sahip olmak gerekir” ilkesinden yola çıkarak, bu iddiaya karşılık şöyle bir soru sormak istiyorum. Acaba Peygamberimizin (s.a.a) 23 yıllık nübüvvet hayatı, bu iddiayı doğruluyor mu? Peygamberimiz (s.a.a), müşrik Sâsânî İmparatorluğu’yla mı yoksa Hristiyan Bizans İmparatorluğu’yla mı savaşmıştır? Elbette Hristiyan Bizans’la savaşmıştır. Mute savaşı ve Tebük Seferi Bizanslılara yöneliktir. Ayrıca Medine’de savaştığı Yahudiler de Ehli Kitap’tı.
Daha geriye gidecek olursak diğer peygamberlerde de benzer durumla karşılaşırız. İsa (a.s), müşrik Roma İmparatorluğu’yla mı, yoksa dindar Ferîsilerle mi mücadele etmiştir? Peygamberimizden sonra, İmam Ali (a.s) kimlerle savaşmıştır? Arkasında namaz kılanlarla mı, yoksa dönemin gayrimüslimleriyle mi?..
Olguya baktığımızda, savaşılacak hedefin inançlı-inançsız ayrımı üzerinden değil tehlikeye göre belirlendiğini görürüz. Çoğu zaman tehlike en yakından geldiği için, savaşların aynı dine mensup ya da yakın inançları savunan topluluklar arasında gerçekleşmesi gayet normaldir.
Kur’ân’da Rumlarla Sâsâniler arasındaki savaşta Müslümanların Rumları desteklemesi, inançlarından ziyade o günkü liderlerin tavırlarından kaynaklanmaktadır.
Kummi’ye göre, Rum suresinde anlatılan “Müslümanların sevincinin” tevili, Sâsâni ve Bizans liderlerinin Peygamberimizin mektuplarına karşı tavırlarında ortaya çıkmaktadır. Şii tefsir geleneğinde tevil, ayetin gerçek hayattaki somut karşılığını bulmaktır. Resûlullah (s.a.a), Medine’ye hicret ettiğinde, İslam ortaya çıkmıştı. O zaman Roma İmparatoruna bir mektup yazdı ve elçi göndererek onu İslam’a davet etti. Aynı şekilde, Fars hükümdarına da bir mektup yazdı ve elçi gönderdi.
Roma Kralı, Resûlullah’ın (s.a.a) mektubuna hürmet gösterdi ve elçisine ikramda bulundu. Ancak Fars Kralı, mektubu yırtıp attı ve elçiyi küçümsedi.
O sırada Fars Kralı, Roma Kralı ile savaşıyordu. Müslümanlar, Roma Kralı’nın Fars Kralına galip gelmesini arzu ediyorlardı. Çünkü onlar, Roma tarafını Fars’a göre kendilerine daha yakın buluyorlardı (itikad bakımından).
Ancak Fars Kralı, Roma Kralı’nı yenince, bu durum Müslümanları üzdü ve onları kedere boğdu.
Bunun üzerine Allah Teâlâ şu ayeti indirdi:
“Elif Lâm Mîm. Rumlar, en yakın yerde yenildiler.”
Yani Farslar, Şam ve çevresindeki o yakın bölgede Romalıları yenmişti. Sonra Allah şöyle buyurdu:
“Ama onlar, bu yenilgilerinden sonra galip geleceklerdir, birkaç yıl içinde.”[2]
Peygamber Efendimizin (s.a.a) nübüvvet hayatını bütüncül bir bakışla incelediğimizde onun tehlikenin durumuna göre savaşılacak düşmanı seçtiği görülmektedir. Müşriklerle Bedir’de savaştıktan sonra Medine’ye gelince bir de Beni Kaynuka Yahudileriyle savaşmıştır. İran’ın putperestleri dururken Bizans’ı daha tehlikeli gördüğü için onlarla savaşmıştır.
Bugün de ABD’nin liderliğindeki güçler Çin’le kıyaslandığında Müslümanlara daha yakın görünmektedirler. Ancak bilinçli her Müslüman ABD’yi en büyük düşman olarak görmektedir. Müslümanların tavrına bakarak Çin’in dine daha yakın olduğunu söyleyemeyiz. Ancak şunu söyleyebiliriz; bugünkü şartlarda Çin Müslümanlarla uğraşmıyor, şimdilik bir tehlike arz etmiyor. ABD ise doğrudan Müslümanlara saldırganlık yapıyor. (Veysel Çelik - Hürseda)












