İsmail (a.s) Soyunun Arz-ı Mev’ûd’daki Payı
Arz-ı Mevud (Vaat edilmiş topraklar) inancı, İsrail’in yayılmacı politikalarının temel argümanlarından birini oluşturmaktadır. Eski Ahid’e göre “Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar olan bölge”[1] İbrahim’e (a.s) RAB tarafından vaad edilmiştir. Ancak İbrahim’in (a.s) soyu sadece İshak’tan (a.s) ibaret değildir. Vaad edilen topraklar İbrahim’in (a.s) soyuna miras olarak bırakıldığına göre, Yahudi şeriatındaki miras paylaşımıyla ilgili “ilk oğulluk” payı üzerinde detaylıca durulmalıdır.
Yahudi şeriatına göre, ölen bir erkeğin oğulları varsa kız çocuklarına mirastan pay verilmez.[2] Herhangi bir özel hüküm bulunmadığı varsayıldığında İbrahim’in (a.s) erkek çocukları arasındaki paylaşım, İsmail (a.s.) büyük oğul olduğu için mirastan 2/3, İshak (a.s.) ise 1/3 pay alacak şekilde olmalıdır.
Buna karşın Yahudi din alimleri, bu hükmü kayıt veya sınırlama getirmeden kabul ettikleri takdirde, “seçilmiş halk” ve “Arz-ı Mev’ûd” doktrinlerinin temellerinin sarsılacağını bilmektedir. Bu nedenle İsmail’in (a.s) mirastan mahrum bırakılması gerektiğini savunmak için çeşitli deliller öne sürmüşlerdir.
Yahudilere vaad edilen toprakların şartlı olduğunu kabul ediyoruz. Çünkü şartlı olmasaydı azgınlıkları sebebiyle kırk yıl oradan mahrum kalmazlardı.[3] Kur’ân’da “ahdimi yerine getirin ben de size olan ahdimi yerine getireyim”[4] “şükrederseniz arttıracağım.”[5] gibi ayet ifadelerinden anlaşılacağı üzere şartlı bir lütufta bulunulmuştur. İsrâ suresinde de bildirildiği üzere, İsrailoğulları iki defa fesat çıkardıkları için kutsal topraklardan sürülmüşlerdir. Zaten Tevrat’ın ifadesine göre de İsrailoğulları ile şartlı antlaşma yapılmıştır. “Seninle yaptığım antlaşmayı sürdürecek, soyunu alabildiğine çoğaltacağım.”[6]
Yahudiler, İbrahim’e vaad edilen toprakların babalarından gelen kayıtsız şartsız bir hak olduğunu iddia etmektedir. Oysa bugün İsrail’de yaşayan Yahudilerin gerçekten İshak’ın (a.s) soyundan gelip gelmediklerini belirlemenin güçlüğü göz ardı edilmektedir. Yahudi din alimleri, İsmail’in (a.s) miras payının “Arz-ı Mev’ûd” iddiaları önünde ciddi bir engel oluşturduğunu bilmektedir. Bu nedenle, iddialarının geçerliliğini koruyabilmek için İsmail’i mirastan mahrum bırakmışlardır. Aksi takdirde tüm argümanlarının temeli sarsılır.
Dolayısıyla, Yahudi şeriatına göre İsmail’in (a.s) de İbrahim’in (a.s) varisi olduğu kabul edildiğinde, onun neslinden gelen Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.a) soyunun “Arz-ı Mev’ûd” üzerinde Yahudilerden daha fazla hak sahibi olduğu ortaya çıkar.
Elbette, düzenini kurmuş, evinde yaşayan bir insanın kapısını çalıp “Kalk! Bu topraklar yüzyıllar önce benim atalarıma aitti” diyerek onu zorla yerinden etmenin ne aklen ne de dinen savunulabilir bir yönü vardır. Buradaki amacımız, Arz-ı Mev’ûd’un kayıtsız şartsız olarak İbrahim’in (a.s) soyuna miras bırakıldığını varsaysak bile, bu mirasta Yahudilerden ziyade İsmail (a.s) soyunun daha fazla hak sahibi olacağını ortaya koymaktır. Böylece, Yahudilerin “vaat edilmiş topraklar” söyleminin zeminini çürütmek veya en azından konunun miras paylaşımı bağlamında daha ciddi biçimde tartışılmasına katkı sağlamayı hedeflemektedir.
Konuya geçmeden önce bazı temel bilgileri vermek gerekir. Tevrat’a göre İbrahim’in (a.s.) oğlu İsmail (a.s.), İshak’tan (a.s.) daha büyüktür. İbrahim (a.s.) 86 yaşındayken[7] İsmail (a.s.) dünyaya gelmiş, 100 yaşına[8] geldiğinde ise İshak (a.s.) doğmuştur. Bu kronolojik fark, İsmail’in (a.s.) “ilk oğul” konumunu açıkça ortaya koymaktadır.
İlk oğul olunca ne olur? Konumuzla ne alakası var?
Çünkü Yahudi şeriatında ilk oğulluğun önemli hukuki sonuçları vardır. Eski Ahit’te farklı bağlamlarda babaların bu hakka riayet etmeleri gerektiğine dair emirler vardır.
Mesela, birinci doğan erkek çocuk, babanın sevmediği hanımından da olsa “ilk oğulluk hakkı” verilmelidir.
“Eğer bir adamın iki karısı varsa, birini seviyor, öbüründen hoşlanmıyorsa; iki kadın da kendisine oğullar doğurmuşsa; ilk oğul hoşlanmadığı kadının oğluysa; adam malını miras olarak oğullarına bölüştürdüğü gün sevdiği kadının oğlunu kayırıp ona ilk oğulluk hakkını veremez. Hoşlanmadığı kadının oğlunu ilk doğan oğul olarak tanıyacak ve ona bütün malından iki pay verecektir. Çünkü bu oğul babasının gücünün ilk ürünüdür. İlk oğulluk hakkı onun olacak.”[9]
Yahudi şeriatına göre ilk oğulluk hakkı ailenin seçimine göre değil, doğum sırasına göre belirleniyordu. Örneğin üç çocuklu ailede, en büyük erkek çocuk 2/3 pay alır, öbür kardeşler kalan 1/3 payı i eşit olarak paylaşır. En büyük oğula bu payın verilme nedeni, baba öldüğünde ailenin sorumluluğunu üstlenen kişi konumuna gelmesindendir. Dul annesine bakar, kız kardeşlerini evlendirirdi.[10]
Başka bir yerde ilk doğanların adanması isteniyor. RAB Musa’ya, “Bütün ilk doğanları bana adayın” dedi, “İsrailliler arasında insan olsun, hayvan olsun her rahmin ilk ürünü bana aittir.”[11] Tevrat’ın bu emirlerine göre, ilk doğduğu için kurban edilen çocuk İshak (a.s) değil İsmail’dir (a.s).
İshak’ın çocukları olan Esav ve Yakup arasında ilk oğulluk hakkı için farklı tartışmaların sürdüğüne tanık oluyoruz.
İshak’ın büyük oğlu Esav’dır. İshak Esav’ı daha çok severdi, çünkü onun getirdiği av etlerini yerdi. (Karısı) Rebeka ise Yakup'u severdi.[12] Yakup, annesi Rebeka’nın da yardımıyla, İshak’ın kutsamasını hileyle elde etmeye çalışır.[13]
Yine başka bir yerde Yakub’un (a.s) ilk oğulluk hakkını Esav’dan bir çorba karşılığında aldığı anlatılır.[14]
Yahudi miras hukukunda “ilk erkek çocuğun payının diğer erkek kardeşlerin payının iki katı olması” ilkesi göz önünde bulundurulduğunda, İsmail’in (a.s.) ve soyunun bugünkü İsrail toprakları üzerinde İshak’ın (a.s.) soyundan daha fazla hak iddia etmesi gerektiği anlaşılır. Yahudi bakış açısından değerlendirildiğinde, mantıken durumun bu şekilde ortaya çıkması beklenir. Öyleyse farklı bir sonuçla karşılaşmamızın nedeni nedir?
İsmail’in (a.s) annesi Hacer’in (a.s) cariye olması gerekçe gösterilerek mirastan mahrum bırakılmıştır. Zira Yahudi şeriatına göre köleler bazı istisnai durumlar haricinde mirasçı olamazlar. Cevap olarak şunları söyleyebiliriz:
- Bu konudaki en ciddi eleştiriyi Kur’ân yapmıştır. İbrahim (a.s) Tevrat inmeden önce yaşamıştır. “Ey Ehl-i Kitap! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz? Halbuki Tevrat da İncil de ondan sonra indirildi. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”[15] Sonraki ümmetlerin şeriatını geçmiş ümmetlere uygulamak hem aklen hem de şer’an ne kadar doğrudur? Yahudi şeriatındaki miras hukukunun İbrahim’in (a.s) çocuklarına uygulanması başlı başına bir sorundur. Öncelikle İbrahim’in (a.s.) Yahudi şeriatına göre amel ettiğini ispatlamamız gerekir.
Çünkü mirasla ilgili ifadeler farklı yorumlara da açıktır. Mesela; Sare “İsmail’in (a.s) oğluyla mirasçı olamayacağını” söylerken neyi kastetmiştir? Buradaki mirası bildiğimiz anlamda mı kullanmıştır? Yahudi şeriatını esas alarak yorumlayabilir miyiz? İslam şeriatında da “şer’u men keblenâ” konusu tartışılmalıdır.
- İbrahim (a.s) döneminde; Yahudi ve Yahudi olmayan ayrımı olmadığına göre Hacer’in (a.s) özgürlüğünü hakkedip etmediğini nasıl anlayacağız? Zira, Yahudi şeriatına göre İbrani bir köle altı yıl sonra özgürlüğüne kavuşmaktadır. “Eğer kardeşin, İbrani bir erkek yahut İbrani bir kadın satın alır ve altı yıl sana kölelik ederse, o zaman yedinci yılda onu yanından hür olarak salıvereceksin. Ve hür olarak onu yanından salıverdiğin zaman, onu eli boş salıvermeyeceksin, kendi süründen ve harmanından ve mâsarandan ona cömertçe vereceksin, Allah’ın Rab sana nasıl bereket verdi ise, ona öyle vereceksin. Ve Mısır diyarında bir köle olduğunu ve Allah’ın Rabbin seni kurtardığını hatırlayacaksın, bunun için sana bugün bu şeyi emrediyorum.”[16]
İsmail (a.s) Kenan diyarında bir süre sonra doğmuştur. Altı yıldan sonra doğması kuvvetle muhtemeldir. Öyleyse Hacer (a.s) neden ibrani bir köle seviyesine çıkamaz? Üstelik Tevrat, Hacer’i (a.s) övmekte ve meleğin kendisine görünüp konuştuğu ilk kadın olarak tanıtmaktadır. Buna rağmen İbrani bir köle ile aynı statüye çıkarılmaması düşündürücüdür.
- Hacer’in (a.s) kovulması meselesi şöyle anlatılır: “İbrahim’e, “Bu cariyeyle oğlunu kov” dedi, “Bu cariyenin oğlu, oğlum İshak'ın mirasına ortak olmasın.” Bu İbrahim'i çok üzdü, çünkü İsmail de öz oğluydu. Ancak Tanrı İbrahim'e, “Oğlunla cariyen için üzülme” dedi, “Sara ne derse, onu yap. Çünkü senin soyun İshak’la sürecektir. Cariyenin oğlundan da bir ulus yaratacağım, çünkü o da senin soyun.”[17]
Daha sonra Pavlus bu hikâyeyi farklı bir şekilde tevil ederek, İsmail’in doğal yoldan doğduğunu İshak’ın da vaad çocuğu olduğunu, dolayısıyla kendilerini temsil ettiğini savunmuştur.[18] Böylece Hristiyanların Yahudi ve Müslümanlara her türlü zulmü yapmalarına meşruiyet zemini hazırlamıştır. Buna göre Sara, ruhu yani Kutsal Kiliseyi sembolize eder. Hacer ise maddeyi, cismi dolayısıyla Müslümanlar ve Yahudileri temsil eder. Kutsal Kilise kutsanmış Sara’nın davrandığı gibi davranabilir, Yahudileri ve Müslümanları dövebilir, kovabilir, çocuklarını miras ve mülkten mahrum bırakabilir.
Tevrat’ın ifadesinden İbrahim’in (a.s) Sara’nın (a.s) tutumuna dair kesin bir sonuç çıkarılamaz. Daha çok ona teselli niteliğini taşımaktadır.
- İsmail (a.s) ve İshak (a.s) söz konusu olduğunda kimin kurban edildiği de tartışılmıştır. Ehl-i Kitap ve birtakım Müslüman âlimlere göre Kurban İshak’tır (a.s). Ancak Müslümanların çoğunluğu İsmail (a.s) olduğunu savunmaktadır. Tevrat’ta görüldüğü gibi ilk olanların kurban edilmesi istenmektedir. Ancak Yahudi din âlimleri bazı gerekçelerle İsmail’den ilk oğulluk hakkını almışlardır.
Kurban edilen çocuğun hangisi olduğu konusunda her iki iddianın kabul edilip edilmediği de tartışılabilir. Çünkü mesele sadece iddia ile kalmamış, her iddia üzerine bina edilmiş bazı dini ritüeller vardır. Örneğin hac ibadetinin neredeyse tamamı İsmail’in (a.s) Kurban edilişi etrafında döner.
Aynı şekilde Yahudilikte İshak’ın (a.s) Moriah Dağı’nda kurban edilişi etrafında kurbanla ilgili ritüeller vardır.
Acaba bu iki görüşün doğruluğunu birlikte değerlendirip “Kurban” olayının tekrarlandığını kabul edemez miyiz? Belki de İbrahim’in (a.s) imtihanı tekrarlanmıştır. Meseleye bu açıdan bakılırsa ne kaybederiz? Freud, herhangi bir delili olmadan Musa’yı (a.s) Mısırlı yapmış, öldürmüş… Yine de farklı düşünmeye kapı araladığı için akademisyenler onu öve öve bitiremiyorlar. Acaba sadece elimizdeki verileri değerlendirmek adına bu açıdan düşünsek nasıl bir zararımız olur?
İsmail (a.s) hakkında Tevrat’ta şöyle denilmektedir: “İsmail’e gelince, seni işittim. Onu kutsayacak, verimli kılacak, soyunu alabildiğine çoğaltacağım. On iki beyin babası olacak. Soyunu büyük bir ulus yapacağım.”[19] Tevrat’taki bu ifadeler, Yahudilerin anladığı şekilde bir neslin diğerine üstün kılınamayacağının en açık ifadesidir. Rabbimiz, İbrahim’in (a.s) çocuklarının her birine farklı lütuflarda bulunduğunu ve farklı sorumluluklar yüklediğini bildirmektedir. (Veysel Çelik - Hürseda)
[1] Tekvîn, 15/8.
[2] Bu kural sonraki dönemlerde değişse de İbrahim’in (a.s) mirasını ele aldığımız için ilk dönemlerdeki uygulamaya bakmalıyız.
[3] Maide, 5/26.
[4] Bakara, 2/40.
[5] İbrahim, 14/7.
[6] Yaratılış, 17/2.
[7] Ve Hacar Abrama İsmail’i doğurduğunda Abram seksen altı yaşında idi. (Tekvin, 16/16.)
[8] Bakınız Yaratılış, 17/17-18. “İbrahim yüzüstü yere kapandı ve güldü. İçinden, “Yüz yaşında bir adam çocuk sahibi olabilir mi?” dedi, “Doksan yaşındaki Sara doğurabilir mi?”
[9] Tesniye, 21/15-17.
[10] https://kutsalkitap.info.tr/?q=Yas.21
[11] Mısır’dan Çıkış, 13/1-2.
[12] Yaratılış, 25/28.
[13] https://kutsalkitap.info.tr/?q=Yar.27
[14] Yaratılış, 25/29-34.
[15] Al-i İmrân, 3/65.
[16] Tesniye 15/12-15.
[17] Yaratılış, 21/9-13.
[18] Galatyalılar, 4/21-31.
[19] Yaratılış, 17/20.












