İran’ı Sahte İkilemlerle Mahkum Etmek
Sahte ikilem, gerçekte birçok olasılık varken, sanki yalnızca iki seçenek varmış gibi sunulan önermelerdir. Örnek vermek gerekirse; “Müslüman isen bize oy vereceksin”, “Sevmiyorsan terk edeceksin”, “İsrail’le ilişkiler bozulursa ülke batar”, “Amerika hangi ülkeye savaş açarsa o ülkeyi bitirir” …
İran İslam Cumhuriyeti, ekonomi, çevre sorunları, sosyal yaşam standartlarının yükseltilmesi vb. konularda yanlış ikilemlerle zaman zaman hem içeriden hem de dışarıdan sıkıştırılmak istenmektedir. “Ambargo kalkmadan İran’da yaşam standartları yükselmez” ve “İsrail ve ABD ile ilişkiler düzelirse ekonomi düzelir” şeklinde dile getirebileceğimiz, sahte ikilemler üzerinde durmak istiyorum.
Ambargonun kaldırılması ve İsrail ile ilişkilerin düzelmesini aynı başlık altında değerlendirenlere karşılık, iki konunun farklı incelenmesi gerektiği kanaatindeyim. Dolayısıyla, sosyal hayattaki sıkıntıların ambargodan kaynaklandığını görenlere ve batıyla ilişkilerin düzelmesinin refah getireceğini savunanlara ayrı ayrı cevap verilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Ambargo, tecrit, dışlanma, iktidarların baskısına maruz kalma, marjinalleştirme, mahzenlere itilme, sürülme, yok sayılma… İran halkının son yarım asırlık süreçte ilk defa karşılaştığı bir durum değildir. Yaklaşık 14 asırdır devam eden bir süreçtir. İran’ın ambargolara karşı bağışıklık sistemi oldukça gelişmiş durumdadır.
İran halkının azmi, sinemasında açıkça yansıtılmaktadır. Dikkatle izlendiğinde İran filmlerinde son nokta yoktur ve filmin sonunda genellikle nokta yerine soru işareti vardır. Yani sahne kapanır, ama film, izleyicinin zihninde hâlâ devam eder. Bu anlatım biçimi, kararlılığı, direnci ve pes etmeme iradesini benimsemiş bir milletin kültürel yapısıyla son derece uyumludur. Cümlenin ilk harfi konur, son noktası kalır. Böylece film, tamamlanmamış bir bütün olarak devam eder. Adeta şu mesaj verilir; “Bu film burada bitmez.”
İran sinemasında son noktanın konulmaması, tarihsel ve kültürel kökenlere dayanan derin bir anlam taşır. Bu anlatım biçimi, sürekli bir arayış hâlini, sınırları zorlayan, dayatılan kalıpları aşarak alternatif yollar arayan toplumsal ruhu gösterir. Tüm engeller ve çıkmazlar karşısında halkın direnci, sinemasal düzlemde kendini bu şekilde ortaya koyar.
İran halkı için ambargo, bir mazeret olmaktan çıkalı asırlar oldu. Hatta bu koşullarda yaşamak bir konfor hâline geldi. Sorunlara çare üretecekleri yerde, bu mazeretlerin arkasına saklananlara, geçmişlerine dönüp tarihlerine yeniden göz atmalarını tavsiye ediyoruz.
Aynı kültürle beslenmiş direniş ekseninin iki yıldan fazla bir sürede ayakta kalabilmesi de geçmişten devraldıkları tecrübenin bir sonucudur. Mesele, sadece yeraltı tünellerine sahip olmaları değildir. Aksi takdirde tünelleri olan diğer örgütler niye bir aydan fazla savaşamıyorlar? Demek ki başarı tünellere sahip olmaktan kaynaklanmıyor. “Tünel yaşamı” diyebileceğimiz yeni bir yaşam standardı ortaya koyabilmelerinden kaynaklanıyor.
Selman-ı Farisî’nin (r.a) hayatı, İran halkının azim ve kararlılığının timsalidir. Hakikati aramak uğruna çektiği çileler, hakikate ulaşmak adına köleliğe rıza göstermesi, Medine etrafına Hendek kazılarak Ahzaba karşı savaşmayı önermesi ve Peygamberimizin (s.a.a) onun kavmi hakkında; “Bu kavimden öyle erler var ki, iman Süreyya yıldızının yanında olsa, muhakkak ona yetişir, bulur.”[1] şeklindeki müjdesinin bileşiminden İran halkının şu özelliklere sahip olduğu sonucunu çıkarabiliriz: İmkânsız gibi görüneni mümkün kılma, kararlılık, azim, pes etmeme, yılmama, yorulmama…
Şüphesiz İran halkının manevi olarak inşasında Nehcu’l-Belağa adlı eser oldukça önemli bir yer tutar. Bu kitabın ilk hutbesi Hz. Ali’nin (a.s) tevhit hakkındaki hutbesidir. O tevhidi, “kışırcı” zihniyetin yaptığı gibi “Allah’tan başkasına itaat eğersen muvahhid olamazsın” “Allah’tan başkasını seversen müşrik olursun” şeklinde hatalı ikilemlerle anlatmamıştır. Çünkü peygambere itaati, anne babaya itaati… bizden isteyen rabbimizdir.
Bu hutbeye göre; dinin ilk adımı Allah’ı tanımaktır. Tanımanın kemali tevhid, tevhidin kemali ihlas… şeklinde devam etmektedir. Tevhid, sanki başlangıcı olan ancak bir türlü sonu gelmeyen uzun bir merdiven şeklinde sunulmuştur. Anladığımız kadarıyla, tevhitte de son yoktur. Tıpkı İran filmlerinde olduğu gibi başı var, sonu yok. İmam Ali’nin (a.s) hutbesinde öyle bir tevhid merdiveni kurulmuş ki hem bedevi bir Arabın tevhidini hem de Ulu’l-azm peygamberlerin tevhidini uygun bir basamağa yerleştirebiliyoruz.
Peygamberler ve masum imamların dualarında, sürekli istiğfarda bulunarak kendi eksikliklerini dile getirdiklerini, öte yandan insanlara kendi makamlarını hatırlattıklarını görüyoruz. Nitekim Peygamberimizin (s.a.a), günde 100 defa istiğfar ettiğine dair rivayetler olduğu gibi insanların en üstünü olduğunu ifade eden rivayetler mevcuttur. İşte tevhid merdiveni, bu durumu açıklığa kavuşturur. Peygamberler Allah’a (c.c.) doğru yükselirken kendilerini hep eksik görmüşlerdir, fakat katettikleri basamaklara, yani aşağıya baktıklarında, kendi konumlarının ne kadar yüksek olduğunu fark etmişlerdir.
Hz. Ali’den (a.s) tevhid dersi almış bir millet, ambargo bariyerine takılamaz. Çünkü zaman kısa ve çıkılması gereken basamaklar sınırsızdır.
İran’ın ekonomisini, çevre sorunlarını, insanî yaşam standartlarının yükselmesini, ABD’nin başını çektiği emperyal devletlerle ilişkilerin düzelmesine bağlamak da hatalı bir yaklaşımdır. Zira İran, füze teknolojisi ve nükleer enerji alanında, -ekonomi ve diğer toplumsal sorunlarından çok daha karmaşık ve riskli olmasına rağmen- beklenenin ötesinde ilerlemeler kaydetmiştir. Bu durum, en zorlu alanlarda rakiplerini şaşırtacak başarılar elde edilebiliyorken, diğer sorunların çok basit kalması gerektiğini düşündürür. Dolayısıyla, İran’ın gelişimini yalnızca dış ilişkilerle açıklamak eksik ve yanıltıcı bir çıkarım olur. Üstelik medet umulan ülkelerde yaşam standartları İslam ülkelerine göre yüksek olsa da hâlâ çevre, sağlık, ekonomik vb. konularda oldukça büyük sorunlarla boğuşmaktadırlar. Hedefimiz onlara ulaşmak değil, onların da örnek alacağı çözümler üretmek olmalıdır.
Sahte ikilemler, düşünmenin, üretkenliğin önündeki en tehlikeli engellerdir. Sadece siyasi, ekonomik alanda değil birçok alanda karşımıza çıkmaktadır. İleriki hayatımızda ufuk açıcı olacağına inandığım üç örnek vermek istiyorum.
- Hanefi ulema, farzların bir kısmını vacip, haramların bir kısmını da tahrimen mekruh olarak değerlendirmişlerdir. Böylece ya ya da mantığı yerine ara çözümlerin varlığına dair önemli bir açılım yapmışlardır.
- Said Nursi Mektubat adlı eserinde hayat mertebelerini; bizim yaşadığımız hayat, Hazret-i Hızır ve İlyas’ın (a.s) hayatları, Hazret-i İdris ve İsa’nın (a.s) hayatları, Şehitlerin hayatı ve Kabir alemindeki hayat olmak üzere beşe ayırmıştır. Böylece Hızır’a (a.s) dair rivayetlerin doğruluğuna zemin hazırlamıştır.
- Abdurrahman b. Avf’ın, İmam Ali’ye (a.s) halifelik için Kur’ân ve Sünnetin yanında önceki iki halifenin sünnetine de uymasını şart koşmasına karşılık, Hz. Ali (a.s) üçüncü bir yolun olduğunu savunmuştur. Kur’ân ve sünnete uymayı kabul etmiş, ilk iki halifenin uygulamasına uyma şartını kabul etmemiştir.
Hayatımızın her alanında sık sık sahte ikilemlerle karşılaşırız. Uyanık davranıp üçüncü, dördüncü, beşinci… yolun da olduğunu ortaya koymadığımız takdirde iki yanlıştan birini seçmek zorunda kalabiliriz. Bazen de bu yanlışlar uğruna bir ömrü heba edebiliriz. (Veysel Çelik - Hürseda)
[1] Buhârî, Tefsir, 65.












