Musa’nın (a.s.) Ölüsü Üzerine İnşa Edilen Binalar
Freud, Musa ve Tektanrıcılık adlı eserinde oldukça tartışmalı bir tez ileri sürer: Musa’nın hem İbrani olmayıp Mısırlı bir aristokrat olduğunu hem de İsrailoğulları tarafından bir ayaklanma sırasında öldürülmüş olabileceğini iddia eder. Freud, bu iddialara yöneltilebilecek eleştirilerin farkındaydı. Dayanağı olmayan, tarihsel verilere aykırı bir varsayımda bulunduğunu inkâr etmiyordu. Buna rağmen, hayatının en zor döneminde, hastalığının ilerlediği bir zamanda, ömrünün sonuna yaklaşmışken bu eseri yayımlayarak tehlikeli ve çetrefilli bir yola girdi. Çünkü başka bir seçeneği olmadığını çok iyi biliyordu. Musa (a.s.) İbrani bir peygamber olarak durduğu sürece Freud’un psikoanalitik açıklamalarını dinler tarihine uygulaması mümkün değildi. Teori asıl gerisi teferruattı! Uymayan ne varsa ya tevil edilmeli ya gömülmeli ya da kim vurduya gitmeliydi! Freud’un, “Musa’yı (a.s) öldürmesi” kendisine teorik bir alan açabilmenin tek yoluydu. Zira, Musa’nın (a.s) otoritesi dururken Freud’un sesine kim kulak verirdi!
Freud’un iddiaları sansasyonel, üstelik bunların tarihsel karşılığının olmadığını kendisi de çok iyi biliyordu. Bu tezin bilimsel olarak savunulamayacağının da farkındaydı. O hâlde neden böyle bir yola başvurdu? Freud, psikoanalitik yöntemi kutsal figürlerin tarihine doğru genişletebilmek için Musa’yı tarih sahnesinden çekmek veya kontrolüne almak zorundaydı. Akademik çevrelerde Freud’un bu adımı, orijinallik adına “cesur bir düşünsel girişim” olarak değerlendirilmektedir. Fakat bir peygamberi tarih dışına itmek, inanç alanını yok saymak anlamına gelmektedir. Sonuç olarak Freud’un iddiaları hiçbir zaman kanıtlanmadı. Ne Musa’nın Mısırlı olduğu ne de öldürüldüğü ispatlandı, ispatlanması da mümkün değildi. Ancak bu tartışmalar, milyonlarca insanın inanç sisteminde derin yarıklar açtı, dinden uzaklaşmalarına sebep oldu.
Birilerini öldürerek yükselmeyi, manipülatif yöntemlerle sahneyi ele geçirmeyi ilk defa Freud icat etmemişti. Freud’un yaptığı, sadece tarih boyunca sık sık uygulanan bir yöntemi ustaca uygulamaktı. İslam düşünce tarihinde de teorilerini ayakta tutmak için dinî metinlere zorlama yorumlarda bulunanların örnekleri çoktur. İbn Haldun’un, asabiyet teorisini savunmak adına Mehdi hadislerinin çoğunu zayıflatması buna örnektir. Oysa bu hadisler hem Sünnî hem de Şiî kaynaklarda geniş yer bulmuş ve İbn Haldun dahi bunların bir kısmına itiraz edememiştir. Onun Mehdi konusundaki şüpheciliğine -sahte mehdilerin ortaya çıkmasına engel olmak adına- sahip çıkıldı. Ancak bu sahiplenme, sadece sahte Mehdilerin çoğalmasına sebep oldu. Çünkü, sahte Mehdilerin çıkması bilgi kirliliğinin olduğu ortamlarda mümkündür. Sahteciliğin önüne geçmek, ancak konunun geniş ve doğru ele alınmasıyla mümkündür. Yok saymak, inkâr etmekle değil. Nitekim, Şiî gelenekte Mehdilik konusu sürekli gündemde tutulmasına rağmen sahte Mehdilerin çıkmaması, konunun çok ayrıntılı işlenmiş olmasındandır. Bilginin berrak olduğu yerlerde değil, ancak karışık ve bulanık ortamlarda sahte iddialardan korkulmalıdır.
Tefsir alanında dayatma, çoğunlukla önceden kabul edilen görüşlerin Kur’ân’a tasdik ettirilmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Âllâme Tabâtabâî’ye göre, bir araştırmacının ayeti incelerken “Kur’ân ne diyor?” demesi ile “Bu, ayeti neye göre yorumlayabiliriz?” demesi arasında büyük bir fark vardır. İkincisi, yani başka bir teoriyi esas alıp Kur’ân’ı buna göre yorumlama, tefsir olarak değerlendirilemez.[1] Teorilerini Kur’ân’a tasdik ettirenler, Kur’ân’ı metbu değil tabi konumuna düşürenlerdir.
“Ashabım yıldızlar gibidir” sözünü mutlak ilke hâline getirip Kur’ân’ı buna göre tefsir edenlerin, görüşlerini Kur’ân’a nasıl dayattıklarına birlikte bakalım. “Ey iman edenler! Size fasık biri haber getirirse iyice araştırın”[2] ayeti, fasığın getirdiği haberin iyice araştırılmasını emretmektedir.
Ayetin inişine sebep olan fasık olarak, bütün kaynaklarımız Velîd b. Ukbe’yi göstermiştir. Ancak, ashabın hepsini yıldız gibi değerlendirenler için Velîd b. Ukbe ismi sorun teşkil etmektedir. Çünkü Kur’ân’ın Velid’e fasık dediğini kabul ettiğimizde, “sahabenin adaleti” hakkındaki bütün iddialar tartışılır hâle gelecektir.
Doğru davranış, sonucu ne olursa olsun hakka teslim olmak değil midir? Maalesef çoğu zaman işler böyle yürümüyor. Çoğunlukla ilkeye uymayan ayetler tevil edilmekte! Karşı çıkan şahıslar öldürülmekte veya üzerine toprak atılmaktadır! Nasıl mı? Kur’ân’ın bahsettiği fasık özelliği, Velîd b. Ukbe’nin değil de ona yalan haberi taşıyan meçhul başka kişinin niteliğiymiş![3] Şimdi bu açıklamaya güler misiniz, ağlar mısınız?!
Bu yorum, Freud’un tarih metnine yaptığı dayatmayla benzer değil mi? Uydurulmuş bir sistemin sallanmaması adına ayetin lafızlarına uymayan, kaynaklarca desteklenmesi mümkün olmayan bir iddiayı -fasık kişinin Velid’e haber getiren başka bir kişi olduğunu iddia etmenin- Freud’un yaptığından farkı nedir? Aslı olmayan, desteklenmesi imkânsız bir iddiaya sarılmaktan başka ne olabilir?
Musa defalarca ve farklı biçimlerde öldürülmeye devam edildi. Mesela hadis eserlerinde parlatılan isimlere karşılık kimlerin ismi karalandı veya unutturuldu? 21 yıl boyunca Peygamberle savaşan, sonunda teslim olup Müslüman olduğunu ilan eden Ebu Süfyan, Buhari’nin hadis eserinin ilk bölümünün baş kısmına yerleştirilirken, ömrünün sonuna kadar Peygamberi savunmuş, yaşayışı mümince, sözleri ehl-i imanın sözleri olan Ebu Talib ise kafir olarak öldürülmüştür. Güya son nefesinde ne yapılmışsa iman etmemiştir! Buhari, aynı rivayeti farklı bağlamlarda kullanmak suretiyle -Ebu Talib’in kafir olarak öldüğüne dair rivayeti en az 5 defa tekrarlayarak- bunu yapmıştır. Buhari’nin eserindeki toplam 7275 hadisin, beş tanesi Ebu Talib’in kafir olarak ölümüne ayrılmıştır.
Bu konu Müslümanlar için gerçekten bu kadar önemli midir? Varsayalım ki gerçekten Ebu Talib küfür üzere ölmüş ve bir Müslüman da yanlışlıkla onun Mümin olduğuna inanmıştır. Dinine ne zararı olacak? Aslında hiçbir zararı yoktur. Çünkü yanlışlıkla birine kafir demektense yanlıkla mümin demek, her zaman daha ihtiyatlı olarak kabul edilmiştir. Öyleyse bu meselenin onca tekrarı, üzerine basa basa işlenmesinin başka önemli bir nedeni olmalıdır. O da şudur; Ebu Talib mümin olarak durduğu sürece Emevilerin atası Ebu Süfyan hep gölgede kalacak, hadis eserlerinin baş kısmında değil, ancak sonlarda yer alabilecekti. Emevi zihniyeti bunu kabul eder miydi?
Kur’ân’dan sonra ikinci kaynak olarak görülen bir hadis eserinin ilim kitabında, ilmin kapısı olan Ali b. Ebi Talib’in ismi en üstte olması gerekmez mi? Ne yazık ki Buhari, onun ilmin kapısı olduğuna dair rivayeti dahi eserine almamıştır. Üstelik söz konusu hadisi, Hâkim Müstedrek adlı eserinde[4] Buhari’nin şartlarına uygun sahih hadisler arasında saymıştır.
Peygamberin biricik kızı Fatıma’yı inciten peygamberi de incitmiştir. Peki sizce onu inciten kim olabilir? Buhari ashabın faziletleri kitabında meseleyi öyle işler ki, sonuçta Fatıma’yı üzeni Ali olarak gösterir. Bu defa sadece Musa öldürülmemiştir. Hem Musa öldürülmüş hem de kanlı kılıç Harun’un eline tutuşturulmuştur.
Buhari bunu nasıl başarmıştır? Kitabu’l Feraiz’de Fatıma’nın ömrünün sonuna kadar Ebubekir’den kırgın olarak ayrıldığını söylemesine rağmen “Fatıma benden bir parçadır, onu üzen beni üzmüştür” rivayetine hiç değinmez. Ancak Ashabın faziletleri bölümünde Ali’nin Ebu Cehil’in kızıyla evlenme isteğine dair bir rivayet aktarır. Bu rivayetin sahih olduğunu kabul etsek bile Ali’nin derhal bu isteğinden vazgeçtiği zaten rivayette de belirtilmiştir. Nasıl olur da sadece niyet aşamasındaki bir arzu Fatıma’yı üzüyor da ömrünün sonuna kadar küsmesi üzmüyor? Buhari, söz konusu rivayeti defalarca tekrarlamak suretiyle Ali’nin peygamberimiz için Harun konumunda olduğuna dair rivayetin gölgede kalmasını sağlamıştır. Ashabın faziletleri bölümünde Ali’nin Harun konumunda oluşu bir fazilet olarak aktarılmasına rağmen, kitabı okuyup bitirdiğinizde Ali hakkında aklınızda kalan en önemli bilgi, Harun konumunda oluşu değil, “Fatıma’yı üzen kişi” olmasıdır.
Ali’ye yapılan Ebu Zer’e yapılmadı mı? Ebu Zer zayıf birisi olarak tanıtılmadı mı? Güya, zekât konusundaki ayetleri Ebu Zer anlamamış da Muaviye anlamış! İdareciliği bilmiyormuş da Muaviye biliyormuş! Bu yüzden Ebu Zer, ortalıkta dolaşmamalıydı. Sürgüne gönderilmeli ve çocuğu açlıktan ölmeliydi.
İmam Malik’in Muvatta adlı eseri parlatılırken hangi eserler arka plana itildi. Muvatta’da isimleri ön plana çıkarılan sahabe veya tabiinin yerine hangileri geriye itildi, görmezlikten gelindi. Muvattta’nın parlatılması için Ehl-i Beyt’in hangi rivayetleri yok sayıldı. Kimlerin silinmesi şartıyla bu eser öne çıkarıldı?..
Zihinde öldürülüp geri plana itilenleri saymakla bitiremeyiz. Maalesef İslam tarihi, aynı zamanda gerçekten Musa’yı öldürerek kendilerine alan açanların örnekleriyle de doludur. Yezid, Hüseyin hayatta olduğu sürece saltanatının meşruiyet kazanmayacağını çok iyi biliyordu. Ya tahtından vazgeçecek ya da Hüseyin’i öldürecekti. O, ikincisini yaptı.
Ondan önce Muâviye ise farklı bir yöntem izlemişti. Ammâr’ı öldürdü ve suçu Ali’ye yüklemeye çalıştı. Çünkü Musa’yı ortadan kaldırmak yetmiyordu. Aynı zamanda Musa’nın kanının sorumluluğunu Harun’un boynuna koyacaktı ki, bir taşla iki kuşu birden vuracaktı. Ali’nin ferasetli tutumu bu sinsi planı boşa çıkardı. Musa’yı öldüren kanlı kılıcı Harun’un eline tutuşturabilseydi, onun için çifte bayram olacaktı.
Freud’un Musa’yı öldürmesi bir yöntemin uygulanışıdır. İşine geleni gösterip geri kalanı sansürlemek, karartmak, gerektiğinde öldürmek! Bu sinsi yöntemin çok geniş uygulama alanı vardır. Sadece tarih ve din ilimleri alanıyla sınırlı değildir. Siyasette, medya ve iletişimde, akademi ve bilim dünyasında, ekonomi, kültür, sanat ve edebiyatta, teknoloji ve dijital platformlarda, pazarlama ve reklamcılıkta… Öyleyse buna karşılık bizim sorumluluğumuz nedir? Tuzağa düşmemek için nasıl hareket etmeliyiz?
Öncelikle bize gösterilenle yetinmemeliyiz. Görünenin yanı sıra gizleneni, ekranda büyütülenle birlikte karartılanı da görmeye çalışmalıyız. Düşünce adına yeni iddialar ortaya atanların bir şeyleri yok sayıp saymadıklarını, birilerini görünmez kılıp kılmadıklarını anlayabilmek için sorgulamak zorundayız. Örneğin bir konuda icmâ olduğunu öne sürerek görüşlerini temellendirenler, acaba kimin icmâsını esas alıyorlar? İslam’ı mahkûm edenler, İslam derken neyi kastediyorlar? Müslümanların kaynaklarında “vardır” veya “yoktur” diyenler, hangi kaynakları merkeze alıyor, hangilerini görmezden geliyorlar?..
İşte bu tür dikkatli sorgulamalar sayesinde sağlam kalelerle kum yığınından yapılmış şatoları birbirinden ayırabiliriz. Aksi takdirde, örümcek ağını sığınak sanırız da ilk yağmurda sırılsıklam ortada kalırız. (Veysel Çelik - Hürseda)












